Takip Edin

SAĞLIK

15 yıllık eşini böbreğiyle hayata bağladı

Yayınlanma tarihi

-

Erol AKKIR/ANTALYA, (DHA)- SİİRT’te yaşayan Mehmet Çelepkolu (39), 15 yıllık eşi Aysel Çelepkolu’nun (35) böbreğiyle yaşama tutundu. Eşi için canını vermeye hazır olduğunu söyleyen Mehmet Çelepkolu, “Evlenmek için onu 6 yıl bekledim, bu davranışıyla beni çok mutlu etti” dedi.
Siirt’te mobilyacılık yapan Mehmet Çelepkolu’na, 7 ay önce baş dönmesi şikayetiyle gittiği Siirt Devlet Hastanesi’nde, kronik böbrek yetmezliği tanısı konuldu. Çelepkolu, doktorların tavsiyesi üzerine teşhisten 15 gün sonra hemodiyalize girmeye başladı. Eşinin diyalizde yaşadığı zorlukları gören Aysel Çelepkolu, doktorlarla görüşerek bağışçı olmak istediğini söyledi. Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Hastanesi’nde yapılan testler sonucu bağışçı olabileceği tespit edilen Aysel Çelepkolu’dan alınan böbrek, 15 gün önce Prof. Dr. Bülent Aydınlı ve ekibi tarafından başarıyla nakledildi.
YENİ BİR HAYAT VERDİ
Eşinin kendisine yeni bir hayat verdiğini ifade eden Mehmet Çelepkolu, evlenmek için eşini 6 yıl beklediğini belirterek, ona hislerinin sevginin ötesinde olduğunu söyledi. Çelepkolu, “Bana yeniden can verdi. Onu ne kadar sevdiğimi kendisi biliyor. Canımdan öte, her şeyim benim. Onu çok seviyorum. Bana dünyayı bağışladı. Sağlığıma kavuştum. Tüm insanlara bağışçı olmalarını, sevdiklerini hayata bağlamalarını tavsiye ediyorum” dedi.
BAĞIŞ İÇİN BİLGİLENMEK ŞART
Organ bağışı için insanların bilgi ve bilinçlenmesi gerektiğini söyleyen Mehmet Çelepkolu, “İnsan, bir başkasının sağlığının bozulmasına gönlü razı olmuyor. Organ bağışında da bağışçının sağlığı bozulacak diye endişeleniyorsunuz. Hepimizin organ bağışı konusunda bilinçli olması gerekiyor. Ben kendim ve eşim için endişelendim. Fakat doktorların bilgilendirmeleri sonrasında içim rahatladı. Bağışlayın yaşatın. Eşim benim canım oldu. Ben de ona canımı vermeye hazırım” diye konuştu.
‘MEHMET BANA CANINI VERİR’
Eşine böbreğini verirken hiç düşünmediğini söyleyen Aysel Çelepkolu ise, “Eşime böbrek yetmezliği teşhisi konulduktan sonra diyalize girmeye başladı. Diyalizde ve sonrasında yaşadıkları beni çok üzüyordu. Doktorlarıyla görüştüm, bağışçı olmak istediğimi söyledim. Eşim diyalizden kurtuldu, sağlığına kavuştu” diye konuştu. Eşinin de kendisi için canını verebileceğini söyleyen Aysel Çelepkolu, “Ben de hasta olsam eşim bana organ bağışında bulunurdu” dedi.
SAĞLIK DURUMU İYİ
Ameliyatı gerçekleştiren AÜ Hastanesi Başhekimi ve Organ Nakli Merkez Müdürü Prof. Dr. Bülent Aydınlı ise Mehmet Çelepkolu’nun başarılı bir ameliyat geçirdiğini, tüm değerlerinin normal olduğunu ifade etti. Ameliyat öncesinde sınırlı sıvı kullanan Çelepkolu’nun nakilden sonra istediği kadar su içebildiğini aktaran Prof. Dr. Aydınlı, hastanın birkaç gün içinde taburcu olacağını kaydetti.

FOTOĞRAFLI

Devamını oku
Yorum Yaz

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SAĞLIK

Tiroit kanserinde ezberleri bozacak araştırma

Yayınlanma tarihi

-

Özlem YURTÇU KARABULUT/İSTANBUL, (DHA)- ABD’de Florida Uluslararası Üniversitesi Cerrahi Onkoloji ve Endokrinoloji Bölüm Şefi ve Miami Kanser Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Dr. Seza Güleç ve ekibinin 250 hasta üzerinde yaptığı araştırma, yakın bir gelecekte tiroit kanserinin teşhis ve tedavisindeki ezberleri değiştirecek. Araştırma, kanser hücresinin genetik özelliklerine bakıldığında her hastaya standart tedavi uygulanmasının gerek olmayabileceğini gösterdi. Bu da şu anlama geliyor; her kötü gidişli tiroit kanserinde büyük cerrahi işlemlere, ağır radyoaktif iyot tedavilerine gerek olmayabilir.
“Gen haritalama ile yakın bir gelecekte kanserin türüne değil, hücre çekirdeğinde kanserleşme sürecini başlatan asıl nedenlere göre tedaviler düzenlenecek” diyen Prof. Dr. Seza Güleç, bunun ne anlama geldiğini şöyle anlattı:
“2000 yılında tamamlanan İnsan Genom Projesinin ardından 2005’de başlatılan Kanser Genom Projesi (The Cancer Genome Atlas) sayesinde kanser tanı ve tedavilerindeki tüm dengeler değişti. Gen haritalamanın kanser hücrelerine uyarlanmasıyla yakın bir gelecekte teşhis ve tedavide kanserin türü değil, kanser hücresinin moleküler yapısı önem kazanacak. Yani bir hastada akciğer kanseri mi böbrek kanseri mi olduğunun bir önemi kalmayacak; asıl tedaviyi, kanseri ortaya çıkaran hücrenin moleküler yapısındaki özellikler belirleyecek. Çünkü bir kanser hücresindeki moleküler bozukluk aynıysa, cilt kanseri de olsa akciğer kanseri de olsa hastaya yansıması aynı oluyor. Yani hastalığın ilerleme hızı, tedaviye yanıt verme oranı vz benzer seyrediyor. Kanserin ne kanseri olduğu değil, kanser hücresinin moleküler yapısı ve haritalandırılması bize yol gösterecek.”
ARTIK TEŞHİS DE KİŞİYE ÖZEL OLACAK
Genetik haritalamanın, standart yöntemlerde iyi seyirli olmaları beklenen bir grup kanserlerde ise daha büyük cerrahi girişimlerin daha faydalı olabileceği bilgisini de ortaya çıkardığını vurgulayan Prof. Dr. Güleç, “Genetik haritalamanın kansere uyarlanması, standart tedavi paradigmalarını da tümden değiştirdi. Örneğin kanser olmasına rağmen bazı hastalara büyük cerrahi operasyonlar yapılmayabiliyor. ‘Theranostic’ olarak adlandırılan bu yeni tıp terimi, tedaviyi direkt olarak etkileyen teşhis yöntemleri olarak tanımlanıyor. Kişiye özel teşhis yöntemlerindeki gelişmeler sayesinde, daha agresif tedavilere gerek kalmayacak. Bugün, tümörün büyüklüğü, neye benzediği önemliyken artık hücre çekirdeğinde, gen düzeyindeki hangi değişiklik kanser hücresinin fonksiyonunu nasıl etkiliyor buna bakacağız. Bu da kanserin gidişatının, saldırganlık derecesinin belirlenmesini sağlıyor. Bir zaman gelecek, artık karaciğer, bağırsak, meme kanseri gibi kanser adları değil, hastalığın neden ve nasıl başladığı önem kazanacak. Bu da süreci ortaya çıkaran genetik moleküler bozukluğun tedavisine kılavuzluk sağlayacak” diye konuştu.
KANSERİN TANIMI DEĞİŞTİ
Kanser Genom Projesi ile majör (en çok görülen) kanserlerin genetik tiplemesinin yapılmaya başlandığını anlatan Prof. Dr. Güleç, “Kanser hücrelerinin genetik yapıları incelenip normal hücrelerden farkı ortaya kondu. Bu, kanserin tanımını da değiştirdi. Evet kanser genetik bir hastalık ama kalıtsal hastalıklarla karıştırılmaması gerekiyor. Kalıtsal etkiyle ortaya çıkan kanser türleri de var (meme kanseri gibi) ama genetik bir hastalık tanımını yapmamızın nedeni, örneğin çevresel faktörlerin kanserojen etkileriyle genleri bozup değiştirebilmesi ve kanseri ortaya çıkarabilmesi” dedi.
Prof. Dr. Güleç, çalışmanın önemini şu cümlelerle özetledi:
“Kötü gidişatlı (malign) tiroit nodüllerinde tedavi seçenekleri neredeyse standarttır. Tiroit dokusunun tamamen çıkarıldığı büyük bir ameliyat, ardından ağır radyoaktif iyot tedavileri yapılır. Ancak biz bu çalışmamızla, tiroit nodülü biyopsilerinde baktığımız genetik değişikliklerin bize verdiği bilgilere göre ilerledik. Gördük ki kötü gidişatlı görünen bazı tiroit kanserlerinde bile büyük cerrahi işlemlere gerek kalmadan tedavi mümkün. Çünkü biyopside, kanser hücresinin moleküler düzeydeki haritalamasını yaptığımızda, hangi hastada nasıl seyredeceği ve hangi tedavilere daha iyi yanıt vereceğini öngörebiliyoruz. Bu da hastanın büyük ameliyatlar geçirmesi, ömür boyu tiroit hormonu kullanmak zorunda kalması gibi birçok dezavantajı ortadan kaldıracak. Bu çalışma, diğer kanser türleri için de öncül olacak.”
HASTALIĞIN SIRRI ‘KARANLIK BÖLGE’DE SAKLI
Hücrenin genlerini kontrol eden ve ‘dark matter (karanlık madde)’ olarak tanımlanan, henüz tam çözülememiş gen sahalarından da bahseden Prof. Dr. Güleç, sözlerini şöyle noktaladı:
“Ana genleri kontrol eden öncü gen sahaları bunlar. Kanserin asıl seyrini, bu sahalara ait çözümlemeler belirliyor. Eskiden bir hastanın hücresine ait gen haritasını çıkarabilmek için haftalar, aylarca araştırma yapılıyordu. Şimdi yeni jenerasyon ‘gen sekanslama’ sayesinde bu süreç 24 saatin de altına indi. Kanser vücut hücreleriyle yarışa giriyor. Doku koşullarına en uygun kanser hücreleri hayatta kalıyor ve çoğalıyor; normal dokuların kaynaklarını ele geçiriyor. Kanser hücresi sürekli evrim geçiriyor. Siz tanıyı koyup tedaviye başlasanız da hücre mutasyonlara uğrayıp o tedaviye direnç geliştirebiliyor. Yani aynı hastada bir kanser türünün seyri, kanser hücresinin gösterdiği evrime göre değişebiliyor. Bu nedenle kanser hücresinin moleküler düzeyde anlaşılması hayati önem taşıyor. Siz bunun takibini gerçekleştirebilirseniz o mutasyonlara göre tedavi seçenekleri de geliştirebilirsiniz.”

FOTOĞRAFLI

Devamını oku

SAĞLIK

Hipertansiyon yaşı düştü

Yayınlanma tarihi

-

İZMİR, (DHA) – KARDİYOLOG Doç. Dr. Cevad Şeküri, son yıllarda yüksek tansiyon şikayetiyle daha fazla genç hastanın doktorlara başvurduğunu söyledi. Hipertansiyon görülme sıklığının 20- 40 yaşlarında yüzde 7- 10’lara kadar ulaştığını belirten Şeküri, “Bu çok yüksek bir oran, kesinlikle ciddiye alınmalı. Çünkü hipertansiyon 5 organı hedef alıyor ve hedef organ hasarı oluştuğunda bir daha düzelmesi imkansız veya çok zor” dedi.
İzmir Kent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Cevad Şeküri, eskiden daha çok ileri yaş hastalığı olarak bilinen hipertansiyonun, değişen yaşam tarzları nedeniyle her yaşta görülür hale geldiğini söyledi. Gençlerin sağlığını tehdit eden faktörlere dikkat çeken Şeküri, iletişim çağının akıllı telefonlar ve bilgisayarlarla pek çok şeyi kolaylaştırırken, yaşamı daha hareketsiz hale getirdiğini, sağlığı bozduğunu kaydetti. Doç. Dr. Şeküri, “Ninelerimiz, dedelerimiz asansöre binmez, merdiven çıkardı. Otobüse, taksiye binmez, yürürdü. Doğal beslenir, kendi işini kendi yapardı. Sağlıklarına gıpta eder, onlara ‘eski toprak’ derdik. Onlardan sonra gelen bizim nesil tam tersini yapmaya başladı, yürümez oldu, hazır yemek tüketmeye başladı. Biz sağlığımızı elden kaçırmanın kaygısını yaşarken, şimdiki çocuk ve genç nesil daha erken yaşta birçok hastalıkla karşı karşıya kalmakta. Bu hareketsiz ve kötü beslenme içeren yaşam tarzına sigara, alkol, aşırı kahve, çay tüketimi ve stres dahil olduğunda başta hipertansiyon olmak üzere çeşitli hastalıklar gündeme geliyor. Obezite bu nesli tehdit eden hastalıkların başında geliyor. Eğer kişi şişman veya fazla kiloya sahip ise tehdit eden hastalıklar 3 kat fazla görülüyor” diye konuştu.
HİPERTANSİYONUN HEDEFİNDE 5 ORGAN VAR
Hipertansiyon görülme sıklığının 20- 40 yaş arasında yüzde 7- 10’lara kadar ulaştığını belirten Doç. Dr. Şeküri, “Bu çok yüksek bir oran, kesinlikle ciddiye alınmalı. Çünkü hipertansiyon 5 organı hedef alıyor ve hedef organ hasarı oluştuğunda bir daha düzelmesi imkansız veya çok zor” dedi.
Gençleri tehdit eden hipertansiyonun özellikle 5 organı hedef alıp, zarar verdiğini kaydeden Doç. Dr. Şeküri, “Hipertansiyonun hedef aldığı organların başında kalp, beyin, böbrekler geliyor, aynı zamanda çevre damarları (özellikle aort damarı) ve gözleri tehdit ediyor. Kalpte büyüme, kalınlaşma, damar sertliği, beyin kanaması, böbrek yetmezliği, görme bozuklukları hipertansiyonun yol açtığı ciddi sağlık problemleri. Hipertansiyon kendini baş ve ense ağrısı, çarpıntı, nefes darlığı ve burun kanaması ile gösterebilir, göğüste bir baskı olabilir, böbrek sorunları, görme bozukluğu ya da hafızada bir problemle kendini gösterebilir. Hasta kısmi felçlerle doktora müracaat edebilir. Gençler hipertansiyon saptandığında mutlaka bir uzman hekim tarafından ele alınmalı ve ileri araştırma yapılmalı. Hipertansiyona neden olan faktörlerden uzak durmak, az tuzlu doğru yiyecek, içecek tüketip daha fazla hareket etmek alabileceğimiz en önemli önlemler. Özellikle günde 30 dakikalık tempolu yürüyüş herkese ilaç gibi gelecektir” diye konuştu. 

FOTOĞRAFLI

Devamını oku

SAĞLIK

Veteriner Psikolog Tamer Dodurka: Pitbull saldırıyorsa kabahat sahibindedir

Yayınlanma tarihi

-

Selin GÜRSEL – Ömer HASAR / İSTANBUL, (DHA) –İnsanların evcil hayvanları yetiştirme tarzı veya hatalı davranışlarının bazı hayvanları olduğu gibi köpekleri de saldırganlaştırdığı belirtildi. Ülkemizde Fila Brasileiro, Dogo Argentino, Tosa Inu ve Pitbull cinsi köpek ırkının kanunla yasaklandığını söyleyen Veteriner Psikolog Prof. Dr. Tamer Dodurka,  “Türkiye’de üretimi, sahiplenilmesi ve satışı yasak olan bu ırklardan Pitbull cinsi köpekler, sahibine saldıracak en son hayvanlardan biri. Bu nedenle eğer köpek sahibine saldırdıysa orada kabahatli olan sahibidir” dedi.

Pitbull cinsi köpekler, saldırganlığı sebebiyle Türkiye’de yasaklanan 4 köpek ırkından bir tanesi. Bu köpeklerin, diğer ırklarından hiçbir farkı olmadığını dile getiren İstanbul Rumeli Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tamer Dodurka, “Dünya Veteriner Hekimler Birliği, hiçbir hayvanın doğuştan saldırgan olmadığını çok net açıklar. Bu yüzden ırk yasaklamakla doğru bir sonuç almak mümkün değildir” dedi. Hayvan Koruma Kanunu’nda yapılan revize ile bu yasağın ortadan kalkabileceğini kaydeden Prof. Dr. Dodurka, köpeklere el konulmasının hiçbir fayda sağlamadığına, hatta barınak ortamına hapsedilmelerinin onlar için en büyük eziyet olduğuna dikkat çekti.

“PITBULL SADECE YANLIŞ YETİŞTİRİLİRSE AGRESİF OLUR”

Pitbull da dahil, hiçbir köpeğin doğuştan agresif olmadığını ifade eden Prof. Dr. Tamer Dodurka, “Ancak insanların onları yetiştirme tarzı veya hatalı muameleleri her köpeği olduğu gibi Pitbull da agresif yapabilir. Aslında Pitbull sahibine saldıracak en son hayvanlardan bir tanesi. Çünkü son derece sadık bir ırk. Bu nedenle eğer köpek sahibine saldırdıysa orada kabahatli olan sahibidir. Üstelik sahibinin bunu başarması da gerçekten kolay değildir” dedi.

PITBULL ÇOCUKLARLA İYİ ANLAŞIR

Pitbull cinsi köpeklerin çok kuvvetli olduğunu dile getiren Prof. Dr. Dodurka, “Terrier cinsi bir köpek saldırırsa insanın sadece canını acıtır ama Pitbull saldırsa hakikaten çok ciddi sonuçlara neden olabilir. Fakat saldırgan mı ya da uslu mu diye köpeğin psikolojisine bakarsak diğer köpeklerden kesinlikle hiçbir farkı olmadığını görürüz. Hatta acıya daha dayanıklı olduğu için çocuklarla çok daha iyi anlaşır. Çocuklar onu sıkar, canını acıtır ama köpek tepki bile vermez. Kuvveti nedeniyle tehlikeli olabilecek bir hayvandır, bu nedenle de işin ehli insanlar tarafından bakılması lazım. Köpeğin sosyalleşmesi lazım” diye konuştu.

“IRK YASAKLAMANIN HİÇBİR BİLİMSEL TEMELİ YOK”

Türkiye’de yasaklanan dört farklı köpek ırkı olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tamer Dodurka, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bu ırklar, Fila Brasileiro, Dogo Argentino, Tosa Inu ve Pitbull’dur. Fakat bizde yasaklı olmayan ama dünyada veya Avrupa’da yasaklı olan daha onlarca ırk var. Yani ırk yasaklamakla herhangi bir sonuca ulaşmak zaten mümkün değil. Pitbull’un sahibine yönelik bir takım tedbirler uygulanırsa zaten bunlar herhangi bir tehlike arz etmez. Bu yasaklamanın hiçbir bilimsel temeli yoktur.”

Tehlikeli olabilecek her hayvana karşı alınabilecek önlemleri de anlatan Prof. Dr. Tamer Dodurka, “Ağızlık takmak, gezdirirken belli bir takım tedbirler almak veya sigorta yaptırmak gibi önlemler almak gerekir. Bütün dünya ırk yasaklayarak ısırma hatta ölme olaylarının azalmadığını gördü. Ülkeler bu yasak olaylarından vazgeçiyorlar” dedi.

“KÖPEĞİ BARINAĞA KAPATMAK ONA PSİKOLOJİK EZİYETTİR”

“Bugün bir araba kazası olduğu zaman ceza nasıl arabaya değil de sahibine kesiliyorsa, eğer Pitbull veya başka bir köpek bir insana zarar veriyorsa onun cezasının da köpeğe değil sahibine kesilmesi gerekiyor.” diyen Prof. Dr. Dodurka, “Türkiye’de Pitbull’ların illa birine zarar vermesine gerek yok. Şikayet üzerine de Pitbull’lar alınıyor ve barınaklara koyuluyor. Türkiye’de çok fazla sayıda Pitbull var. Mevcut barınaklar zaten tamamen dolu, bu kadar Pitbull’a yer bulmanın imkanı yok.  O nedenle bunları toplamak da bir çözüm değil. İstisnalar dışında genellikle masum olan bu hayvanların sahibiyle yaşamasına müsaade etmek lazım. Yok yere barınaklara kapatıldığında köpek de üzülecek sahibi de. Bir çocuğun annesinden ayrılması gibi aynı psikolojik sorunları o köpek de yaşayacak. Köpek için gerçekten bu durum psikolojik bir eziyettir” ifadelerini kullandı.  

5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’na göre yasaklı hayvan ırklarını üreten, bulunduran, satışını yapan kişilere 250 liradan 3 bin liraya kadar idari para cezaları veriliyor.

 

Devamını oku

Popüler Başlıklar