Takip Edin

SAĞLIK

‘Enfeksiyonun en ölümcül şekli sepsis, dokunmakla bile bulaşır’

Yayınlanma tarihi

-

Özlem YURTÇU KARABULUT/İSTANBUL, (DHA)- MARMARA Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi ve Türk Yoğun Bakım Derneği Başkanı Prof. Dr. İsmail Cinel, bağışıklık sisteminin çökmesine neden olabilen ‘sepsis’ hastalığının, erken tanı konulup, doğru teşhis edildiğinde önlenebileceğini belirtti. Cinel, “Ülkemizde halen ICD dediğimiz Uluslararası Hastalık Sınıflandırması kodlamasında sepsisin adı yok. Halen septisemi diye geçiyor. Oysa septisemi ile sepsis aynı şey değil. Bunun acilen düzeltilmesi gerekiyor” dedi.
Vücudun enfeksiyonla savaşırken bağışıklık sisteminin organlarda hasara neden olmasıyla ortaya çıkan bir hastalık olan sepsisin en önemli belirtileri, 38 derece üzeri ateş ya da 36 dereceden düşük vücut ısısı, nabzın 90’ın üzerinde seyretmesi ve solunumun dakikada 20’den fazla olması. Yoğun bakım hastalarında daha sık görülen sepsis, uygun hijyenik önlemler alınmadığı taktirde hasta ile temas edenlerde dahi risk yaratıyor.
Sepsisin tıbbi acil bir durum ve önlenebilir bir ölüm nedeni olduğunu söyleyen Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi ve Türk Yoğun Bakım Derneği Başkanı Prof. Dr. İsmail Cinel, “Sepsise karşı eylem planlarının organize edilebilmesi için hastalığın doğru tanımlanması ve istatistiklerinin tutulabilmesi lazım. Ancak ülkemizde halen ICD dediğimiz Uluslararası Hastalık Sınıflandırması kodlamasında sepsisin adı yok. Halen septisemi diye geçiyor. Oysa septisemi ile sepsis aynı şey değil. Bunun acilen düzeltilmesi gerekiyor” dedi.
‘SEPSİSE BAĞLI ÖLÜMLER TÜRKİYE’DE YÜZDE 40 DAHA FAZLA’
Dünyada her yıl milyonlarca insanın yaşamını yitirdiği sepsis nedeniyle ölümlerin, Türkiye’de, yüzde 30 yüzde 40 daha fazla olduğunu vurgulayan Prof. Dr. İsmail Cinel, 13 Eylül Dünya Sepsis Günü dolayısıyla hastalıkla ilgili önemli bilgiler verip, şöyle konuştu:
“Örneğin yoğun bakımda bir yakınınızı ziyaret ettiniz ve hastada sepsis var. Ona dokundunuz ve elinizi yıkamadan burnunuza götürdünüz. O an, siz de artık bir taşıyıcısınız. Bu temasla normalde kendinizde olmayan daha güçlü mikropları vücudunuza almış oluyorsunuz. Taşıyıcı durumdayken örneğin herhangi bir trafik kazası geçirseniz ya da kanser tedavisi görmeye başlasanız, yüzde 99 siz de sepsise yakalanacaksınız. Veya bağışıklığı zayıf yaşlı birini, bir yenidoğan bebeği, bir kanser hastasını ziyaret edip onunla temas ederseniz onun hayatını da tehlikeye atmış oluyorsunuz. Sepsis, ölüme giden son ortak yoldur. Ciddi bir halk sağlığı problemidir.”
‘TEŞHİSTE BİR SAATLİK GECİKME ÖLÜM RİSKİNİ YÜZDE 8 ARTIRIYOR’
Sepsisin teşhis ve tedavisinde zamanla yarışıldığını vurgulayan Prof. Dr. Cinel, “Bu konuda büyük merkezlerin laboratuvarlarının da aynı merkez içinde olması büyük önem taşıyor. Çünkü hastada sepsis belirtileri varsa, teşhiste geciktiğiniz her bir saat, ölüm riskini yüzde 8 artırıyor. Hastanın tedavisi için uygun antibiyotiklere bir an önce başlanması hayati önem taşıyor. Laboratuvarlar hastane dışı merkezde olduğunda numunelerin gidip test sonuçlarının hastaneye ulaştırılması zaman kaybına neden olabiliyor. Ayrıca hızlı teşhis konulabilmesi için sağlık çalışanlarının da semptomlar hakkında çok dikkatli ve uyanık olması gerekiyor” diye konuştu.
‘YATAKLARI GERÇEK YOĞUN BAKIM HASTALARI KULLANAMIYOR’
Yoğun Bakım Üniteleri’nin sepsis açısından en riskli alanlar olduğuna değinen Prof. Dr. İsmail Cinel, “Yoğun Bakım Ünitesi’nin standartlarının denetimle korunması gerekli. Kaç yatağa kaç hemşire düşüyor? Bunlar sepsis görülme sıklığını direkt etkiliyor. Yoğun Bakım Üniteleri’nin akılcı kullanımı da öyle. Örneğin gerçek yoğun bakım hastası yer bulamazken, burada yatmaması gereken, servise alınması veya tam iyileşme ihtimali olmadığı için palyatif ünitede takip edilmesi gereken bir hasta burada kalmaya devam ediyor. Bu da servis yataklarının doğru kullanılamamasıyla alakalı. Servis yataklarının önceliği poliklinikten gelen, planlı ameliyatı olan, aciliyet teşkil etmeyen hastalar için değil. Yoğun bakım çıkışlı hastalarındır” dedi.
FARKINDALIK OLUŞTURMAK İÇİN UÇAKLARDA VE TRİBÜNLERDE SEPSİS MESAJI
Sadece el yıkamayla bile sepsisin önüne geçilebileceğini vurgulayan Prof. Dr. Cinel, Türkiye’de bu alışkanlığın yaygınlaşması gerektiğini belirterek konuşmasını şöyle tamamladı:
“Sadece sağlık otoriteleri değil, yerel yönetimler, Milli Eğitim Bakanlığı hatta Milli Savunma Bakanlığı dahil hep beraber iş birliği içinde olmalıyız. Okullarda çocuklara, orduda askerlere, toplu taşıma araçlarında sürücülere, kısaca vatandaşa el hijyeninin önemini en doğru şekilde anlatmalıyız. Sepsiste hastalığın olması başka bir şey, taşıyıcı olmak başka bir şey. Taşıyıcı olduğunuzda her an risk altındasınız ve çevrenizi de riske sokuyorsunuz. Biz Türk Yoğun Bakım Derneği olarak 8 farklı uzmanlık derneği ile birlikte 13 Eylül Dünya Sepsis Günü’ne yönelik kampanyalarımızda halkın dikkatini bu konuya çekmek istiyoruz. En sık görülen ama en az bilinen sepsis ile ilgili farkındalık oluşturmak amacıyla TFF ile yapılan anlaşma sonucu 13 Eylül ve haftasını takip eden tüm birinci lig maçlarında futbolcular sahaya 22 metrelik sepsis farkındalık ve önlemenin ilk adımı el yıkama ile ilgili bilgilendirici pankartla çıkacaklar. Ayrıca hava yolu şirketi ile yaptığımız iş birliği ile de 13 Eylül’deki tüm uçuşlarda kaptan pilotlar anonslarında sepsisle ilgili kısa bilgi geçecek, önlemek için ilk adım olan el yıkamanın önemine vurgu yapan bir metin paylaşılacak.”

FOTOĞRAFLI

Yorum Yaz

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SAĞLIK

Prof. Dr. Hilal: Türkiye’de koronavirüs telaşına gerek yok

Yayınlanma tarihi

-

ADANA, (DHA)- ADANA Tabip Odası, son günlerde gündemde olan ve çok fazla mutasyon geçirdiği için türden türe atlayan yeni koronovirüs salgınını değerlendirdi. Adana Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Ahmet Hilal, Adana dahil olmak üzere tüm Türkiye’de ‘koronavirüs’ vakası görülmediğini belirterek, vatandaşların telaşa kapılmaması uyarısında bulundu.
Adana Tabipler Odasınca hekimlere yönelik düzenlenen etkinliğe Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzm. Prof. Dr. Tuba Turunç, konuşmacı olarak katıldı. Çin’den yayılan koronavirüsün kaynağının, nasıl bulaştığının, hangi şikayetlere yol açtığının ve tedavisinin değerlendirildiği toplantıda konuşan Adana Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Ahmet Hilal, Adana dahil olmak üzere tüm Türkiye’de ‘koronavirüs’ vakası görülmediğini belirterek vatandaşların telaşa kapılmaması uyarısında bulundu.
Yeni koronavirüsün tüm dünyayı etkilediğini ve salgın hastalık olarak ilan edildiğini hatırlatan Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzm. Prof. Dr. Tuba Turunç ise koronovirüslerin karekteristik özellikleri, klinik özellikleri, vaka tanımları, enfeksiyon kontrol önlemleri hakkında hekimleri bilgilendirerek, bin 500 insan patojeninin yüzde 60’ının hayvanlardan geçtiğini söyledi.
‘İLK KEZ 1930’LU YILLARDA TANIMLANDI’
Hayvandan insana geçen virüslerin 50 bin vertebralı türü olduğunu, her türün farklı 20 virüs barındırdığını ve toplamda bir milyon virüs bulunduğunu da belirten Prof. Dr. Turunç, şöyle konuştu:
“Çevre ve iklim koşullarının değişmesinden kaynaklı hayvanlardaki virüsler mutasyona uğruyor. Vahşi doğa hayvanlarının normal yaşam alanlarına geçmesi ya da onların evcileştirilmesi, suçlanan nedenlerdendir. Yarasalar virüsleri kendileri hastalanmadan bedenlerinde taşıyabildikleri gibi etrafa çok kolay yayabiliyorlar. Koronavirüsler ilk kez 1930’lu yıllarda kuşlarda tanımlanmıştır. 1960’lı yıllarda insanlarda görülmüştür. Alpha, Beta, Gamma, Delta gibi dört tipi vardır. 2002-2003 yıllarında SARS Koronovirüsü Çin’de çıktı 29 ülkeye yayıldı. 2012 yılında da MERS Koronavirüsü Suudi Arabistan’da çıktı 27 ülke de bundan etkilendi.”
‘KOLAY BULAŞIYOR’
Yeni koronavirüsün kaynağının yılandan insana bulaştığı iddiasının kabul edilmediğini, yarasa gibi memeli hayvan veya kuşlarda enfeksiyon yaptığını, insanlar arası bulaşmanın damlacık şeklinde olduğunu, hastalardan hekim ve sağlık çalışanına kolay bulaştığını ifade eden Prof. Dr. Turunç, yeni koronavirüsün etkili ilaç ve aşısı olmadığını, enfeksiyonun kontrolünün ve izolasyonunun en az 14 gün yapılması gerektiğini, el hijyeninin en temel korunma yolu olduğunu, vaka tanımına uygun cerrahi maske takılmasının zorunlu olduğunu söyledi.
Hekimlerin merak ettiği soruların yanıt bulmasının ardından Başkan Prof. Dr. Hilal, Prof. Dr. Turunç’a teşekkür plaketi verdi.

FOTOĞRAFLI

Devamını oku

SAĞLIK

“Obezite körlüğe neden olabilir”

Yayınlanma tarihi

-

İSTANBUL, (DHA)- Yüksek kiloların çocukluktan itibaren bedende birçok hastalığın davetçisi olduğunu belirten Doç. Dr. Fatih Çiftçi, obezitenin körlükle ilişkisi olabileceğini söyledi. Çiftçi, “Obezitenin göz damarlarında tıkanıklık, sarı nokta hastalığı, erken yaşta katarakt hastalığı, göz tansiyonu dâhil olmak üzere pek çok ağır problemlere neden olabilir” dedi.

Obezitenin genel vücut sağlığı kadar göz sağlığını da bozduğunu söyleyen Best of Year Awards-Yılın En’leri Ödül Töreni 2020’de yaptığı obezite ve diyabet ameliyatları ile ‘Yılın Başarılı Genel Cerrahi Uzmanı’ ödülüne layık görülen Doç. Dr. Fatih Çiftçi, obezitenin körlükle ilişkisi olduğunu dile getirdi. Çiftçi, “Yaş fark etmeksizin obezite genel vücut sağlığı kadar göz sağlığını da bozar. Çünkü obezite çocukluk yaşlarında başladığında, aşırı kiloyla geçirilen her an hayatınızın geneline yayıldığı için tehlike daha ciddileşir. Günümüz dünyasında aşırı kilolu birey sayısı 2,1 milyar iken obez birey sayısı 700 milyon kişidir. Bu rakamlar insan sağlığını obezitenin ne kadar tehdit ettiğini göstermektedir” diye konuştu.  

“SARI NOKTA HASTALIĞI RİSKİ YÜKSELİYOR”

Obezite durumunda, vücuttan dışarı atılması gereken zararlı toksinlerin atılamayıp böbrek, kalp, göz, beyin ve damarlara hasara yol açtığını vurgulayan Doç. Dr. Fatih Çiftçi, “Normalde dokuların kendini onarma özelliği vardır fakat vücuttaki biriken toksin arttıkça bu yenileme kabiliyeti de azalır. Bu durumda en fazla yaşla ilişkili olan sarı nokta hastalığıyla ortaya çıkar. Kilo fazlalığıyla birlikte damar hastalıkları, kolesterol fazlalığı, vücutta artmış yağ oranı ve artmış lipid düzeyi görülür. Bu süreçte sarı nokta hastalığını uyarır ve hastalığın oluşmasını tetikler ve agresif tip hastalığın gelişimine neden olabilir. Bireyde ne kadar fazla kilo varsa, sarı nokta hastalığı oluşum riski de o denli yükselir. Bu söylem her fazla kilolu kişinin sarı nokta hastası olacağı anlamına gelmez. Altta yatan genetik hastalık varsa sarı nokta hastalığı için kilosu olan ya da olmayanlarda fark görülür” dedi.

“SARI NOKTA DURDURULABİLİR”

Körlük ve sarı nokta hastalığı arasındaki ilişkiye değinen Çiftçi, “Sarı nokta hastalığı körlük yapmasa da merkezi ve fonksiyonel görmeyi o kadar tahrip eder ki birey, karşıdaki insanın yüzünü görmez, eline aldığı kâğıttaki yazıyı okuyamaz, parayı seçemez. Özetle günlük hayattaki pek çok faaliyeti yerine getiremez ve başkasının yardımına ihtiyaç duyar. Körlük ışığın bütünüyle yokluğudur. Sarı nokta hastalığı olanlar da ışık bütünüyle kaybolmaz, günlük hayatta birilerine ihtiyaç duyar. Sarı nokta hastalığı durdurulabilir. Esas olan hiç başlamamasının teminidir. İnsan, kilo alımı, sigara ve güneş gibi bu genleri uyaran etmenlerden korunarak hastalığın üstesinden gelebilir” dedi.

“GÖZ, BEYİN KADAR HASSAS”

Gözün beyin dokusu gibi çok hassas bir organ olduğunu ifade eden Çiftçi, “Göz damarları beyin ve kalpte olduğu gibi çok ince yapıdadır. Damar problemlerine yol açan risk faktörleri, genetik, kilo, sigara ve strestir. Bireyde yatkınlığa ilaveten bir de kilo varsa, ilk sıkıntı görülecek yerlerden birisi göz organıdır. Bundan dolayı kilolu insanlarda, görme kayıpları, damar tıkanıklıkları ve göz kanamaları görülür. Bu durum dile getirildiğinde insanlar kilosu olmayan pek çok insanın da bu problemlerle karşılaştığını savunur. Burada söz konusu olan risklerdir. Aynı ortamda yaşayan, aynı genetikte, aynı stres faktörlü iki insan ele aldığımızda, normal düzeylerin üzerinde kilolu olanda damar tıkanıklığı görülme riski daha yüksektir” dedi.

“ŞEKER HASTALIĞINA DA YOL AÇIYOR”

Obezitenin yol açtığı hastalıkların en başında şeker hastalığı geldiğini belirten Çiftçi, “Şeker hastalığı kaynaklı göz hastalıkları çok ciddi problemdir. Gözde kanama başlamışsa, ne kadar düzeltilmeye uğraşılsa da kanamalar devam eder. Bundan dolayı mümkünse kanamaların hiç başlamaması arzu edilir. Ülkemizde şeker hastalığının seyri, bir kısım hastanın ilk yıllarda kişinin hastalığını bilmemesi, ikinci periyotta hastalığı reddetmesi ve üçüncü periyotta hastalığının fark edilip tedavi yapılması ile geçer. Bu kaybedilen yaklaşık 15 yılda göz damarları su boruları gibi çatlamaya başlar. Tedavi içinse ancak lazer ya da ameliyat gibi geçici çözümler sağlanır. Fakat problem tamamen yok olmaz. Burada amaç eğer körlükten korunma olacaksa da bunun oluş zamanını mümkün olabildiğince uzatmaktır. Sonradan kişi kilo verse ve şekerini düşürse de o 15 yıllık gözde oluşan hasarın geriye döndürülmesi ihtimali düşüktür” diye konuştu.

“GÖZ TANSİYONUNA SEBEP OLUYOR”

Obezitenin göz tansiyonuna sebep olduğunu da belirten Çiftçi, “Bilinen en kötü göz hastalıklardan bir tanesi göz tansiyonudur. Göz tansiyonu, beyin ile göz arasındaki iletim sağlayan görme sinirini tahrip eder. Bireyin lensi, retinası, göz içi yuvarlağı sağlıklı olsa dahi göze gelen ışık beyne iletilmez. Işık beyine iletilemediği için görüleni algılamaz. Gözde tam ışık kaybı ortaya çıkar. Sarı nokta hastalığında hastada tam ışık kaybı olmaz ve hasta kenarlardan görebilir. Katarakt ise ameliyat ile çözülebilirken, göz tansiyonuna bağlı bir görme kaybında ameliyat, lazer veya ilaç gibi tedaviler sonuçsuz kalır, görme kaybının düzeltilebilmesi çok zordur” açıklamasında bulundu.

(FOTOĞRAFLI)

Devamını oku

SAĞLIK

Glutatyon tedavisi, yaşlanma karşıtı uygulamaların ön sırasında

Yayınlanma tarihi

-

Aslıhan ALTAY KARATAŞ- Celal ATALAY/ANKARA, (DHA)- TAMAMLAYICI Tıp Uzmanı Dr. Sevil Özkan, “Tamamlayıcı tıp uygulamalarında glutatyon, gittikçe parlayan bir yıldız haline geldi. Kısa ve öz anlatımla glutatyon kir ve paslarımızı yıkıp atıyor, bize vücudun yaşlanmasını önleyici hastalıklardan koruyucu ve hastalık varlığında tedavi edici ciddi bir özellik sunuyor” dedi.
Vücutta doğal yollardan üretilen güçlü antioksidanlardan olan glutatyonun, infüzyon (damardan) veya cilt maskesi ile takviyesini sağlayan glutatyon tedavisi, son dönemin en popüler anti-aging (yaşlanma karşıtı) uygulamaları arasında yer aldı. Anestezi, Reanimasyon ve Tamamlayıcı Tıp Uzmanı Dr. Sevil Özkan, vücuttaki glutatyon üretiminin yaş arttıkça yavaşladığını, bu nedenle üretimi hızlandırıcı sistemlerin kurgulanması ya da dışarıdan glutatyon takviyesi yapılması gerektiğini belirtti.
‘KİR VE PASLARIMIZI YIKIP ATIYOR’
Doktor Özkan, yaşlılıkta en büyük problemin, ‘paslanma’ dedikleri oksitlenme olduğunu söyleyerek, bu paslanmayı önleyen en önemli antioksidanın vücudun ürettiği glutatyon olduğunu bildirdi. Doktor Özkan, “Onun için, glutatyon özellikle tamamlayıcı tıp uygulamalarında gittikçe parlayan bir yıldız haline geldi. Kısa ve öz anlatımla, kir ve paslarımızı yıkıp atıyor. Glutatyon bize vücudun yaşlanmasını önleyici, hastalıklardan koruyucu ve hastalık varlığında tedavi edici ciddi bir özellik sunuyor. Genelde hastalıklardan korunma, anti-aging tedavilerinde ciddi bir temel oluşturuyor. En önemli çalışma alanıysa otoimmün hastalıklar, yani bizim Hashimoto Tiroiditi dediğimiz vücudun kendi savunma mekanizmasıyla ilgili sorunlarda glutatyon oldukça etkin olarak kullanılıyor. Bunun dışında, Alzheimer, demans gibi vücudun oksitlenmesinde genellikle beynin antioksidan sistemini koruyucu yaklaşımlarda oldukça yaygın kullanılıyor” dedi.
‘CİLDİN YAŞLANMASINI GECİKTİRİYOR’
Glutatyon tedavisinde infüzyonun genellikle 45 dakika sürdüğünü belirten Doktor Özkan, şöyle konuştu:
“Glutatyon vücutta çık hızlı yıkıma uğruyor. Mutlaka beraberinde beslenme destekleri de kullanmak gerekiyor. Vücudun eksiklerinin yerine konması, yani vitamin, mineral ve beslenme desteklerini yeterli alması ve vitamin C, prokain ve ozon tedavisi kombinasyonunda kalmaları gerektiğini düşünüyorum. Haftada bir yaklaşık 6 seans öneriliyor. Ardından da kişinin ihtiyacına göre yıllık dozlama ayarlanıyor, ama bu tamamen hekimin karar vereceği bir alan. Glutatyon maske kullanımlarında ise alan daha geniş. Çünkü, herhangi bir yan etkisi yok. Kullanımı kolay ve antioksidan sistemi aktive ederek cildin genç kalmasını sağlamaktaki etkinlik çok yüksek.” Doktor Özkan, glutatyon maskesinin de büyük ilgili gördüğünü, haftada bir ve ortalama 4 ve 8 seans arası önerdiklerini belirterek, “Sonra da ayda bir kullanımla cildin yaşlanmasının gecikmesi, neminin artması, kırışıklıklarının azalması, bildiğimiz anti-aging özelliği ciddi boyutta fazla” ifadelerini kullandı.
‘ANTİOKSİDAN İHTİYACIMIZ GİTTİKÇE ARTIYOR’
Bütün tamamlayıcı tıp tedavileri gibi glutatyon tedavisinin de hekim kontrolünde yapılması uyarısında bulunan Doktor Özkan, şunları söyledi:
“Antioksidan tedaviler gittikçe popülarite kazanıyor. Ama glutatyon bunlar arasında hep önde gidecek. Çünkü vücut kendi üretiyor ve biz bu üretimi artırma yönünde birçok elimizde silah varken, bu silahları kullanmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü neden? Çevresel olarak çok fazla toksin alıyoruz artık. Stres de başlı başına bir toksin. Dışarıdan ciddi boyutta serbest radikal alıyoruz, ağır metallerle maalesef iç içeyiz. Yediğimiz gıdalar da çok ciddi boyutta antibiyotik ve hormon içeriyor. O zaman antioksidanlara ihtiyacımız gittikçe artıyorsa, hiç kuşkusuz ki antioksidan kullanımları da gittikçe yaygınlaşacak.”
Doktor Özkan, avokado, kuşkonmaz, bamya gibi gıdalarda oldukça yüklü oranda glutatyon olduğunu, sarımsak ve soğanın vücuttaki glutatyon sentezini artırdığını da sözlerine ekledi.

FOTOĞRAFLI

Devamını oku

Popüler Başlıklar