Takip Edin

SAĞLIK

Mersin’de nem yüzde 70’e çıktı, uzmanlar uyardı

Yayınlanma tarihi

-

Mustafa ERCAN/MERSİN, (DHA) – MERSİN’de yaz aylarının en sıcak günleri yaşanırken, nem oranının da yüzde 70’e ulaşması Mersinli vatandaşlara zor anlar yaşatıyor. Gün içerisinde en düşük 26, en yüksek ise 34 dereceyi bulan sıcak havalara karşın meteorolojiden alınan verilere göre kentte pazar ve pazartesi günleri sağanak yağış beklenirken uzmanlar, sıcak ve neme dikkat çekerek, ‘Gerekmedikçe sokağa çıkmayın’ uyarısında bulundu.
‘10.00 ile 16.00 SAATLERİ ARASINDA EVDEN ÇIKMAYIN’
Mersin’de sıcak ve artan nem oranı hayatı çekilmez bir hale getirirken, uzmanlardan da uyarı geldi. Mersin Şehir Hastanesi Başhekimi Uzman Dr. Bahar Aydınlı, sıcak ve yüksek nem oranı nedeni ile vatandaşları uyararak, “Yaşadığımız kent Türkiye’nin en sıcak kentlerinden biri. Artan yağış ihtiyacı ve bu durumun oluşturduğu nem ile birlikte hissedilen sıcaklık çok ciddi rakamlara çıkmış durumda. Bu nedenle saat 10.00 ile 16.00 arasında yaşlılar, çocuklar, hamileler, engelliler ve yüksek tansiyon, kalp yetmezliği ve şeker gibi kronik hastalığı olan kişiler evlerinden dışarıya ihtiyaçları olmadığı sürece çıkmamalıdır” dedi.
‘KRONİK HASTALIKLAR ŞİDDETLENEBİLİR’
Hissedilen bu sıcaklığın sağlık sorunlarının şiddetlenmesine ve beklenmeyen komplikasyonların oluşmasına neden olabileceğini belirten Uzman Dr. Aydınlı, “Günlük hayatta bu tip sorunlara sahip olmayan insanların bile terleme ile birlikte çok ciddi sıvı kaybı oluyor. Bunu günlük 2 veya 2,5 litrelik sıvı takviyesi ile karşılamaya çalışıyoruz ama yaşlı olup, yüksek tansiyon, kalp yetmezliği ve şeker gibi kronik hastalığı olan kişilerde bu sıvı alımı bile zor şartlarda sağlanıyor. Dışarıya çıktıklarında da ter ve sıvı kaybının artışı ile acile başvurular da artıyor. Çünkü sabit, stabil kalan hastalıklarının şiddetlenmesine neden oluyor” diye konuştu.
‘BOL BOL SIVI TAKVİYESİ YAPIN’
Sıcaklıkların doğru beslenmemeyi de gerektirdiğini kaydeden Aydınlı, şunları söyledi:
“Sağlıklı beslenmenin temeli kahvaltıdır. Doğru, yeterli ve dengeli bir kahvaltı ile güne başlamak gerekiyor. Gün içerisinde de yaz aylarında mümkün olduğunca karbonhidrattan, şekerli besinlerden daha az beslenmek gerekiyor. Protein ağırlıklı kahvaltı yapılması önerilir. Eğer şeker ihtiyacı mevcut ise bu da meyveli besinlerden karşılanmalıdır. Amaç da şu; ne kadar şekerli beslenme yapılır ise sıvı ihtiyacında da o kadar artış ihtiyacı doğar. Zaten kıt kanaat sınırda sağlanan sıvı alımında terleme ile kayıplar önlenemeyen hipertansiyon ataklarına, buna bağlı olarak beyin kanamaları yaşanabiliyor. Kalp yetmezliğini sınırda götürmeye çalışan kişiler sıvı alımları azaldığında kalp yetmezliği semptomları şiddetlenebiliyor. Ama tüm bunlar önlenebilir şeyler. Bu kadar sıcak bir memlekette yaşıyorsak biraz adapte olmamız gerekiyor.”
‘EVDEN HİÇ DIŞARIYA ÇIKMAMAYIN’
Güneş ışınlarının çok dik geldiği saat 10:00-16:00 arasında mümkün olduğunca güneşli alanlardan uzak kalmalı, mümkünse acil ihtiyaçları dışında evden dışarıya çıkmamasına dikkat çeken Aydınlı, sözlerini şöyle tamamladı: “Eğer çıkacaksak da kendimiz için terlemeyi azaltıcı açık renk giysiler, bol kıyafetler tercih etmeliyiz. Yapabiliyorsak şapka takmalı, kullanabiliyorsak şemsiye ve çantamızda küçük bir su şişesi taşımalıyız. Gözümüze de gözlük takarak gelen ışınların etkisini minimalize etmeye çalışmalıyız. Tüm bunlara rağmen de güneş çarpmaları ile karşılaşabiliyoruz. Eğer böyle biri ile karşılaşılır ise küçük çaplı bir tıbbı müdahale yapılmalı. Örneğin su verilmeli, gölge bir alana çekerek, üzerindeki kıyafetleri açarak serinlemesini sağlamalı ve en kısa sürede 112 acil yardıma başvurmak gerekir.”

FOTOĞRAFLI

Yorum Yaz

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SAĞLIK

Prof. Dr. Hilal: Türkiye’de koronavirüs telaşına gerek yok

Yayınlanma tarihi

-

ADANA, (DHA)- ADANA Tabip Odası, son günlerde gündemde olan ve çok fazla mutasyon geçirdiği için türden türe atlayan yeni koronovirüs salgınını değerlendirdi. Adana Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Ahmet Hilal, Adana dahil olmak üzere tüm Türkiye’de ‘koronavirüs’ vakası görülmediğini belirterek, vatandaşların telaşa kapılmaması uyarısında bulundu.
Adana Tabipler Odasınca hekimlere yönelik düzenlenen etkinliğe Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzm. Prof. Dr. Tuba Turunç, konuşmacı olarak katıldı. Çin’den yayılan koronavirüsün kaynağının, nasıl bulaştığının, hangi şikayetlere yol açtığının ve tedavisinin değerlendirildiği toplantıda konuşan Adana Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Ahmet Hilal, Adana dahil olmak üzere tüm Türkiye’de ‘koronavirüs’ vakası görülmediğini belirterek vatandaşların telaşa kapılmaması uyarısında bulundu.
Yeni koronavirüsün tüm dünyayı etkilediğini ve salgın hastalık olarak ilan edildiğini hatırlatan Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzm. Prof. Dr. Tuba Turunç ise koronovirüslerin karekteristik özellikleri, klinik özellikleri, vaka tanımları, enfeksiyon kontrol önlemleri hakkında hekimleri bilgilendirerek, bin 500 insan patojeninin yüzde 60’ının hayvanlardan geçtiğini söyledi.
‘İLK KEZ 1930’LU YILLARDA TANIMLANDI’
Hayvandan insana geçen virüslerin 50 bin vertebralı türü olduğunu, her türün farklı 20 virüs barındırdığını ve toplamda bir milyon virüs bulunduğunu da belirten Prof. Dr. Turunç, şöyle konuştu:
“Çevre ve iklim koşullarının değişmesinden kaynaklı hayvanlardaki virüsler mutasyona uğruyor. Vahşi doğa hayvanlarının normal yaşam alanlarına geçmesi ya da onların evcileştirilmesi, suçlanan nedenlerdendir. Yarasalar virüsleri kendileri hastalanmadan bedenlerinde taşıyabildikleri gibi etrafa çok kolay yayabiliyorlar. Koronavirüsler ilk kez 1930’lu yıllarda kuşlarda tanımlanmıştır. 1960’lı yıllarda insanlarda görülmüştür. Alpha, Beta, Gamma, Delta gibi dört tipi vardır. 2002-2003 yıllarında SARS Koronovirüsü Çin’de çıktı 29 ülkeye yayıldı. 2012 yılında da MERS Koronavirüsü Suudi Arabistan’da çıktı 27 ülke de bundan etkilendi.”
‘KOLAY BULAŞIYOR’
Yeni koronavirüsün kaynağının yılandan insana bulaştığı iddiasının kabul edilmediğini, yarasa gibi memeli hayvan veya kuşlarda enfeksiyon yaptığını, insanlar arası bulaşmanın damlacık şeklinde olduğunu, hastalardan hekim ve sağlık çalışanına kolay bulaştığını ifade eden Prof. Dr. Turunç, yeni koronavirüsün etkili ilaç ve aşısı olmadığını, enfeksiyonun kontrolünün ve izolasyonunun en az 14 gün yapılması gerektiğini, el hijyeninin en temel korunma yolu olduğunu, vaka tanımına uygun cerrahi maske takılmasının zorunlu olduğunu söyledi.
Hekimlerin merak ettiği soruların yanıt bulmasının ardından Başkan Prof. Dr. Hilal, Prof. Dr. Turunç’a teşekkür plaketi verdi.

FOTOĞRAFLI

Devamını oku

SAĞLIK

“Obezite körlüğe neden olabilir”

Yayınlanma tarihi

-

İSTANBUL, (DHA)- Yüksek kiloların çocukluktan itibaren bedende birçok hastalığın davetçisi olduğunu belirten Doç. Dr. Fatih Çiftçi, obezitenin körlükle ilişkisi olabileceğini söyledi. Çiftçi, “Obezitenin göz damarlarında tıkanıklık, sarı nokta hastalığı, erken yaşta katarakt hastalığı, göz tansiyonu dâhil olmak üzere pek çok ağır problemlere neden olabilir” dedi.

Obezitenin genel vücut sağlığı kadar göz sağlığını da bozduğunu söyleyen Best of Year Awards-Yılın En’leri Ödül Töreni 2020’de yaptığı obezite ve diyabet ameliyatları ile ‘Yılın Başarılı Genel Cerrahi Uzmanı’ ödülüne layık görülen Doç. Dr. Fatih Çiftçi, obezitenin körlükle ilişkisi olduğunu dile getirdi. Çiftçi, “Yaş fark etmeksizin obezite genel vücut sağlığı kadar göz sağlığını da bozar. Çünkü obezite çocukluk yaşlarında başladığında, aşırı kiloyla geçirilen her an hayatınızın geneline yayıldığı için tehlike daha ciddileşir. Günümüz dünyasında aşırı kilolu birey sayısı 2,1 milyar iken obez birey sayısı 700 milyon kişidir. Bu rakamlar insan sağlığını obezitenin ne kadar tehdit ettiğini göstermektedir” diye konuştu.  

“SARI NOKTA HASTALIĞI RİSKİ YÜKSELİYOR”

Obezite durumunda, vücuttan dışarı atılması gereken zararlı toksinlerin atılamayıp böbrek, kalp, göz, beyin ve damarlara hasara yol açtığını vurgulayan Doç. Dr. Fatih Çiftçi, “Normalde dokuların kendini onarma özelliği vardır fakat vücuttaki biriken toksin arttıkça bu yenileme kabiliyeti de azalır. Bu durumda en fazla yaşla ilişkili olan sarı nokta hastalığıyla ortaya çıkar. Kilo fazlalığıyla birlikte damar hastalıkları, kolesterol fazlalığı, vücutta artmış yağ oranı ve artmış lipid düzeyi görülür. Bu süreçte sarı nokta hastalığını uyarır ve hastalığın oluşmasını tetikler ve agresif tip hastalığın gelişimine neden olabilir. Bireyde ne kadar fazla kilo varsa, sarı nokta hastalığı oluşum riski de o denli yükselir. Bu söylem her fazla kilolu kişinin sarı nokta hastası olacağı anlamına gelmez. Altta yatan genetik hastalık varsa sarı nokta hastalığı için kilosu olan ya da olmayanlarda fark görülür” dedi.

“SARI NOKTA DURDURULABİLİR”

Körlük ve sarı nokta hastalığı arasındaki ilişkiye değinen Çiftçi, “Sarı nokta hastalığı körlük yapmasa da merkezi ve fonksiyonel görmeyi o kadar tahrip eder ki birey, karşıdaki insanın yüzünü görmez, eline aldığı kâğıttaki yazıyı okuyamaz, parayı seçemez. Özetle günlük hayattaki pek çok faaliyeti yerine getiremez ve başkasının yardımına ihtiyaç duyar. Körlük ışığın bütünüyle yokluğudur. Sarı nokta hastalığı olanlar da ışık bütünüyle kaybolmaz, günlük hayatta birilerine ihtiyaç duyar. Sarı nokta hastalığı durdurulabilir. Esas olan hiç başlamamasının teminidir. İnsan, kilo alımı, sigara ve güneş gibi bu genleri uyaran etmenlerden korunarak hastalığın üstesinden gelebilir” dedi.

“GÖZ, BEYİN KADAR HASSAS”

Gözün beyin dokusu gibi çok hassas bir organ olduğunu ifade eden Çiftçi, “Göz damarları beyin ve kalpte olduğu gibi çok ince yapıdadır. Damar problemlerine yol açan risk faktörleri, genetik, kilo, sigara ve strestir. Bireyde yatkınlığa ilaveten bir de kilo varsa, ilk sıkıntı görülecek yerlerden birisi göz organıdır. Bundan dolayı kilolu insanlarda, görme kayıpları, damar tıkanıklıkları ve göz kanamaları görülür. Bu durum dile getirildiğinde insanlar kilosu olmayan pek çok insanın da bu problemlerle karşılaştığını savunur. Burada söz konusu olan risklerdir. Aynı ortamda yaşayan, aynı genetikte, aynı stres faktörlü iki insan ele aldığımızda, normal düzeylerin üzerinde kilolu olanda damar tıkanıklığı görülme riski daha yüksektir” dedi.

“ŞEKER HASTALIĞINA DA YOL AÇIYOR”

Obezitenin yol açtığı hastalıkların en başında şeker hastalığı geldiğini belirten Çiftçi, “Şeker hastalığı kaynaklı göz hastalıkları çok ciddi problemdir. Gözde kanama başlamışsa, ne kadar düzeltilmeye uğraşılsa da kanamalar devam eder. Bundan dolayı mümkünse kanamaların hiç başlamaması arzu edilir. Ülkemizde şeker hastalığının seyri, bir kısım hastanın ilk yıllarda kişinin hastalığını bilmemesi, ikinci periyotta hastalığı reddetmesi ve üçüncü periyotta hastalığının fark edilip tedavi yapılması ile geçer. Bu kaybedilen yaklaşık 15 yılda göz damarları su boruları gibi çatlamaya başlar. Tedavi içinse ancak lazer ya da ameliyat gibi geçici çözümler sağlanır. Fakat problem tamamen yok olmaz. Burada amaç eğer körlükten korunma olacaksa da bunun oluş zamanını mümkün olabildiğince uzatmaktır. Sonradan kişi kilo verse ve şekerini düşürse de o 15 yıllık gözde oluşan hasarın geriye döndürülmesi ihtimali düşüktür” diye konuştu.

“GÖZ TANSİYONUNA SEBEP OLUYOR”

Obezitenin göz tansiyonuna sebep olduğunu da belirten Çiftçi, “Bilinen en kötü göz hastalıklardan bir tanesi göz tansiyonudur. Göz tansiyonu, beyin ile göz arasındaki iletim sağlayan görme sinirini tahrip eder. Bireyin lensi, retinası, göz içi yuvarlağı sağlıklı olsa dahi göze gelen ışık beyne iletilmez. Işık beyine iletilemediği için görüleni algılamaz. Gözde tam ışık kaybı ortaya çıkar. Sarı nokta hastalığında hastada tam ışık kaybı olmaz ve hasta kenarlardan görebilir. Katarakt ise ameliyat ile çözülebilirken, göz tansiyonuna bağlı bir görme kaybında ameliyat, lazer veya ilaç gibi tedaviler sonuçsuz kalır, görme kaybının düzeltilebilmesi çok zordur” açıklamasında bulundu.

(FOTOĞRAFLI)

Devamını oku

SAĞLIK

Glutatyon tedavisi, yaşlanma karşıtı uygulamaların ön sırasında

Yayınlanma tarihi

-

Aslıhan ALTAY KARATAŞ- Celal ATALAY/ANKARA, (DHA)- TAMAMLAYICI Tıp Uzmanı Dr. Sevil Özkan, “Tamamlayıcı tıp uygulamalarında glutatyon, gittikçe parlayan bir yıldız haline geldi. Kısa ve öz anlatımla glutatyon kir ve paslarımızı yıkıp atıyor, bize vücudun yaşlanmasını önleyici hastalıklardan koruyucu ve hastalık varlığında tedavi edici ciddi bir özellik sunuyor” dedi.
Vücutta doğal yollardan üretilen güçlü antioksidanlardan olan glutatyonun, infüzyon (damardan) veya cilt maskesi ile takviyesini sağlayan glutatyon tedavisi, son dönemin en popüler anti-aging (yaşlanma karşıtı) uygulamaları arasında yer aldı. Anestezi, Reanimasyon ve Tamamlayıcı Tıp Uzmanı Dr. Sevil Özkan, vücuttaki glutatyon üretiminin yaş arttıkça yavaşladığını, bu nedenle üretimi hızlandırıcı sistemlerin kurgulanması ya da dışarıdan glutatyon takviyesi yapılması gerektiğini belirtti.
‘KİR VE PASLARIMIZI YIKIP ATIYOR’
Doktor Özkan, yaşlılıkta en büyük problemin, ‘paslanma’ dedikleri oksitlenme olduğunu söyleyerek, bu paslanmayı önleyen en önemli antioksidanın vücudun ürettiği glutatyon olduğunu bildirdi. Doktor Özkan, “Onun için, glutatyon özellikle tamamlayıcı tıp uygulamalarında gittikçe parlayan bir yıldız haline geldi. Kısa ve öz anlatımla, kir ve paslarımızı yıkıp atıyor. Glutatyon bize vücudun yaşlanmasını önleyici, hastalıklardan koruyucu ve hastalık varlığında tedavi edici ciddi bir özellik sunuyor. Genelde hastalıklardan korunma, anti-aging tedavilerinde ciddi bir temel oluşturuyor. En önemli çalışma alanıysa otoimmün hastalıklar, yani bizim Hashimoto Tiroiditi dediğimiz vücudun kendi savunma mekanizmasıyla ilgili sorunlarda glutatyon oldukça etkin olarak kullanılıyor. Bunun dışında, Alzheimer, demans gibi vücudun oksitlenmesinde genellikle beynin antioksidan sistemini koruyucu yaklaşımlarda oldukça yaygın kullanılıyor” dedi.
‘CİLDİN YAŞLANMASINI GECİKTİRİYOR’
Glutatyon tedavisinde infüzyonun genellikle 45 dakika sürdüğünü belirten Doktor Özkan, şöyle konuştu:
“Glutatyon vücutta çık hızlı yıkıma uğruyor. Mutlaka beraberinde beslenme destekleri de kullanmak gerekiyor. Vücudun eksiklerinin yerine konması, yani vitamin, mineral ve beslenme desteklerini yeterli alması ve vitamin C, prokain ve ozon tedavisi kombinasyonunda kalmaları gerektiğini düşünüyorum. Haftada bir yaklaşık 6 seans öneriliyor. Ardından da kişinin ihtiyacına göre yıllık dozlama ayarlanıyor, ama bu tamamen hekimin karar vereceği bir alan. Glutatyon maske kullanımlarında ise alan daha geniş. Çünkü, herhangi bir yan etkisi yok. Kullanımı kolay ve antioksidan sistemi aktive ederek cildin genç kalmasını sağlamaktaki etkinlik çok yüksek.” Doktor Özkan, glutatyon maskesinin de büyük ilgili gördüğünü, haftada bir ve ortalama 4 ve 8 seans arası önerdiklerini belirterek, “Sonra da ayda bir kullanımla cildin yaşlanmasının gecikmesi, neminin artması, kırışıklıklarının azalması, bildiğimiz anti-aging özelliği ciddi boyutta fazla” ifadelerini kullandı.
‘ANTİOKSİDAN İHTİYACIMIZ GİTTİKÇE ARTIYOR’
Bütün tamamlayıcı tıp tedavileri gibi glutatyon tedavisinin de hekim kontrolünde yapılması uyarısında bulunan Doktor Özkan, şunları söyledi:
“Antioksidan tedaviler gittikçe popülarite kazanıyor. Ama glutatyon bunlar arasında hep önde gidecek. Çünkü vücut kendi üretiyor ve biz bu üretimi artırma yönünde birçok elimizde silah varken, bu silahları kullanmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü neden? Çevresel olarak çok fazla toksin alıyoruz artık. Stres de başlı başına bir toksin. Dışarıdan ciddi boyutta serbest radikal alıyoruz, ağır metallerle maalesef iç içeyiz. Yediğimiz gıdalar da çok ciddi boyutta antibiyotik ve hormon içeriyor. O zaman antioksidanlara ihtiyacımız gittikçe artıyorsa, hiç kuşkusuz ki antioksidan kullanımları da gittikçe yaygınlaşacak.”
Doktor Özkan, avokado, kuşkonmaz, bamya gibi gıdalarda oldukça yüklü oranda glutatyon olduğunu, sarımsak ve soğanın vücuttaki glutatyon sentezini artırdığını da sözlerine ekledi.

FOTOĞRAFLI

Devamını oku

Popüler Başlıklar