Takip Edin

SAĞLIK

‘Robotla böbrek nakli ameliyatında dünyada ikinciyiz’

Yayınlanma tarihi

-

Özlem YURTÇU KARABULUT- Ömer HASAR/İSTANBUL, (DHA) – ÜROLOJİ Uzmanı Prof. Dr. Volkan Tuğcu, robotla böbrek nakli ameliyatını ilk kez 4 yıl önce Türkiye’ye getirdiklerini belirterek, bu alanda dünyada ikinci sırada olduklarını söyledi. Tuğcu, “Şimdiye dek 71 hastaya robotla böbrek nakli yapıldı. Hindistan bu alanda birinci. Bu tekniği bizden sonra Avrupa’da birkaç belli başlı merkez uygulayabiliyor” dedi. 
Memorial Bahçelievler Hastanesi’nde Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Volkan Tuğcu, açık cerrahi ile böbrek naklinde büyük ameliyat kesisi yapıldığını kaydederken, robotla böbrek naklinin avantajlarını anlattı. Tuğcu, “Robotla görüntü 10-15 kat büyütülür. En küçük damarları dahi görebiliyoruz. Açık ameliyatta ise büyük bir kesi yapıyoruz, bu kesiden böbreği yerleştiriyoruz ve ameliyat boyunca o bölgedeki kasları ekarte ediyoruz. Robotik cerrahide robotun çok küçük ve ince kolları ile böbreği içeri alıyoruz ve sonra damarları birbirine dikiyoruz, idrar kanalını da idrar torbasına dikiyoruz. Robotun kolları çok incedir; serçe parmağımız kadar. Bununla en derin yerlere kadar gidebiliriz; ama açık ameliyatta çıplak ellerle belli bir yere kadar gidebilirsiniz” diye konuştu. 
‘HİNDİSTAN BİRİNCİ, BİZ İKİNCİYİZ’
Robotik böbrek naklinin, cerrahlar dışında hastalar için de avantajlı ve konforlu operasyon olduğunu belirten Prof. Dr. Tuğcu, “Hasta ameliyattan sonra erkenden kendisini toparlıyor, yürüyüşünü yapabiliyor, ağrı duymuyor. Çok küçük kesiler kullanıldığı için enfeksiyon riski azalıyor. Sonuçta daha çabuk taburcu oluyor. Bu ameliyatı yapabilmek için robotik cerrahi biliyor olması lazım hekimin. Ben uzun süre robotla prostat ameliyatı yaptığım için belli bir tecrübem vardı. Bunu da üstüne eklemiş olduk. Bundan 4 yıl önce Hindistan’a gittim. Orada Dr. Ahlawat’ın yanında bunu gördüm ve ülkeme de getirdim. Şimdiye dek 71 hastaya robotla böbrek nakli yapıldı. Hindistan bu alanda birinci. Bu tekniği bizden sonra Avrupa’da birkaç belli başlı merkez uygulayabiliyor” dedi.
BÖBREK YETMEZLİĞİ VARDI, ROBOTİK CERRAHİ YAPILDI 
Rize’de yaşayan ve 10 yıldır yüksek tansiyon hastası olan Suzan Günaçtı’ya (63), oğlundan alınan böbrek sayesinde 4 Kasım’da robotik cerrahi ile nakil yapıldı. Kolay operasyon geçirdiğini, birkaç gün içinde taburcu olacağını ve diyalizden kurtulduğu için çok mutlu olduğunu anlatan Günaçtı, “3 yıldır böbrek yetmezliği var. Haftada 3 gün diyalize gidiyordum. Çok yoruluyordum, çok zor oluyordu. Tansiyonum 20’ye, 21’e yükseliyordu; baygınlık geçiriyordum, yürüyemiyordum, yemek yiyemiyordum. Bir an önce nakil olmaya karar verdim” diye konuştu. 
Annesine bir böbreğini vererek, diyalizden kurtaran Ufuk Günaçtı (35) ise “Hayatımda bir annem kalmıştı. Babam 5 sene önce vefat etti. Onun için hiç düşünmeden verdim böbreğimi. Annem benim için çok değerli” dedi. 
DİYALİZ TEHLİKESİ
Prof. Dr. Volkan Tuğcu, Suzan Günaçtı’nın diyaliz hastası olarak kendilerine başvurduğunu belirterek, “Geçmişine bakarsak 10 yıldır tansiyon hastası. Tabi ki yüksek tansiyon böbrekleri de etkiliyor ve nitekim Suzan hanım da 3 yıldır diyalize giriyordu. Biz hastalarımızın uzun yıllar diyalize girmesini pek istemeyiz. Diyaliz hastalarını 5 yıl sonra kaybetme riskimiz, yüzde 50’ye yakın. Hastaların diyalizden kurtulabilmesi ve onların yaşama tekrar dönebilmesi için böyle donör yani verici gerekiyor” diye konuştu. 

FOTOĞRAFLI

Yorum Yaz

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SAĞLIK

Dr. Dilek Başaran: Hyalüronik asit cilt kırışıklıklarını önlüyor

Yayınlanma tarihi

-

İSTANBUL, (DHA) – Dermatoloji Uzmanı Dr. Dilek Başaran, özellikle ciltte, eklemlerde ve gözde bulunan hyalüronik asitin kırışıklıkların azalmasını, yaşlılığın önlenmesine ve eklemlerdeki aşınmanın tedavisine yardımcı olduğunu söyledi.

Dermatoloji Uzmanı Dr. Dilek Başaran, hyalüronik asit hakkında bilgi vererek, faydalarını açıkladı. Hyalüronik asitin cildin ve dokuların iyi yağlanmasına, nemli kalmasına yardımcı olan bir madde olduğunu belirten Dr. Başaran, “Aynı zamanda bir nemlendiricidir. Çevreden nem alan ve ciltte nemlenmeyi artıran bir cilt bakım bileşenleri kategorisidir. Özellikle ciltte, eklemlerde ve gözde yüksek konsantrasyonlarda bulunur. Başlıca görevi kayganlık sağlamak ve doku hidrasyonunu yani nemliliğini sağlamaktır. Bunu da kendi ağırlığının bin katına kadar su tutabilmesine özelliğine borçludur” dedi.

Yaşlandıkça vücuttaki hyalüronik asit seviyeleri azaldığını aktaran Dr. Dilek Başaran, “Buna bağlı olarak ciltte kırışıklıklar, canlılığını ve nemini kaybetme, eklemlerde ise aşınma ve yıpranma gibi sonuçlar görülür. Uzun yıllar süren çalışmalar sonucu laboratuvar ortamında üretimi sağlanabilen hyalüronik asit takviyeleri yaşlanma ile ilgili sağlık durumlarının önlenmesine veya tedavisine yardımcı olabilir” diye konuştu.

YARARLARI NELERDİR?

hyalüronik asitin, eklem rahatsızlıklarına, cilt kırışıklıklarına, yara iyileşmesine, reflüye, göz kuruluğuna, sistit ve kronik yorgunluklara iyi geldiğini söyleyen Dr. Başaran, “ En yaygın olarak eklemlerdeki aşınma ve yıpranma sonucu gelişen ‘osteoartrit’in tedavisi için kullanılır. Etkilenen eklemin içine enjeksiyon yoluyla verilebildiği gibi oral takviyenin benzer yararları sağladığını ispatlayan tıbbi yayınlar mevcuttur. Cilt sağlığı ve güzelliği hyalüronik asidin en etkin olduğu alandır. Vücudumuzda bulunan toplam hyalüronik asidin yarısından fazlası cildimizde yer almaktadır. Yaşla birlikte bu miktar azalmakta, bu da cildin nemini kaybedip daha donuk görünmesine yol açmakta, kırışıklıkların oluşmasını hızlandırmaktadır. Kremler ve serumlarla yüzeyden uygulanan hyalüronik asit cilt tarafından emilmemekle birlikte yüksek su tutma kabiliyeti ile cilt nemlendirilmesinde faydalıdır. Enjeksiyonlarla hyalüronik asidin cilde direkt verilmesi ise hem nemlilikte artış hem de kırışıklıklar ve diğer yaşlanma belirtileri üzerinde azalmalara sebep olur. Gıda takviyesi olarak alınan hyalüronik asitle ilgili yapılan çalışmalarda kırışıklık derinliği ve hacminde bir azalma, ayrıca cilt parlaklığı, esnekliği ve nemliliğinde artış saptanmıştır” ifadelerini kullandı.

“HAMİLELER KULLANIRKEN DİKKAT ETMELİ”

Vücudun doğal olarak ürettiği bir madde olduğu için alerjik reaksiyonların çok nadir görüldüğünü belirten Dr. Başaran, “Ancak, hamilelik veya emzirme dönemindeki etkileri tam olarak çalışılmamıştır, bu yüzden bu gruplarda kullanımında dikkatli olunmalıdır. Ayrıca kanser hücrelerinin hyalüronik aside duyarlı olduğu saptanmıştır, hatta bu özelliğinden dolayı kanser tedavisinde kullanılması ile ilgili çalışmalar yapılmaktadır. Bununla birlikte henüz kanserle ilişkisi tam olarak çözülemediği için kanser öyküsü olan kişilerde kullanımından kaçınılmalıdır” dedi.

KULLANIRKEN NELERE DİKKAT ETMELİ?

Piyasada çok fazla sayıda ve çok farklı fiyatlarda hyalüronik asit preparatları bulunduğunu aktaran Dr. Başaran, “Kullanılan hyalüronik asitin kaynağı önemli bir faktördür. Günümüzde daha çok sentetik yani laboratuvar ortamında üretilmiş hyalüronik asit kullanılsa da piyasaya çıktığı ilk zamanlarda hyalüronik asit kaynağı olarak horoz ibiği kullanılıyordu. Halen de bu tarz ürünler mevcut. Böyle bir preparat kullanılacaksa eğer özellikle tavuk ve yumurta alerjisi olanların dikkatli olması ve veganların preparatı bu açıdan değerlendirmesi uygun olur” diye konuştu.

Hyalüronik asidin miktarının da önemli olduğunu söyleyen Dr. Başaran, “Uygun kullanımı miktarı olarak henüz kesin bir günlük doz miktarı saptanmamış olsa da yapılan çalışmaların çoğunda günlük 60 ile 240 miligram arasında hyalüronik asit kullanılmıştır. Bu nedenle çok düşük konsantrasyonu olan preparatlar tercih edilmemeli. Hyalüronik asit tek başına kullanıldığı gibi kombine ürünler içeren preparatlarda mevcut. Nedene yönelik olarak tercih yapılabilir. Örneğin eklem sorunları için alıyorsanız ek olarak glukozamin ya da kondroitin sülfat içeren bir preparat uygun olacakken, cilt için kullanacaksanız C vitamini, B vitamini gibi ek ürünler içeren bir preparat daha doğru tercih olabilir. Hyalüronik asit içeren ürünlerin kullanıldığında etkisinin görülmesi için en az 4-6 hafta devam edilmesi uygundur” ifadelerini kullandı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını oku

SAĞLIK

Prof. Dr. Altuğ Koşar: Akciğer kanserine yakalanma yaşı 40’lara kadar düştü

Yayınlanma tarihi

-

“Pasif içiciler de risk altında”

İSTANBUL, (DHA) – Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Altuğ Koşar, akciğer kanserine yakalanma yaşının 40’lara kadar düştüğüne dikkat çekerek, “Önleyici tedavi tütün ve tütün ürünlerini kullanmamak ve pasif içici olmamaktır” dedi.

Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin Göğüs Cerrahisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Altuğ Koşar, 17 Kasım Akciğer Farkındalık Günü kapsamında bilinçlendirme ve erken tanı çalışmalarına ilişkin açıklamalarda bulundu.  Dünyada ve Türkiye’de en sık görülen, en ölümcül kanser türlerinin başında gelen akciğer kanserine yakalanma yaşı düştüğünü vurgulayan Prof. Dr. Koşar, “Son veriler akciğer kanserine yakalanma yaşının 50’lerden 40’lı yaşlara gerilediğini gösteriyor” diye konuştu.

“SİGARA İÇENLER HEMEN BIRAKMALI”

Akciğer kanserine yüzde 90 oranında, tütün ve tütün ürünleri neden olduğunu belirten Prof. Dr. Koşar, “Üstelik sadece içenler değil, yakın çevreleri de risk altında. İçmek değil, dumana maruz kalmak yeterli. Bunun yanında büyük şehirlerdeki çevre kirliliği, hava kirliliği de akciğer kanseri nedenleri arasında. Ayrıca, KOAH, tüberküloz da akciğer kanseri oluşumuna neden olan diğer risk faktörleri. Çocuklar ve gençlerin sigaraya tanışması ve başlaması önlenmeli. Sigara içenler hemen bırakmalı. Dumanla vedalaşanın ya kendi ya da çevresinin hayatı kurtuluyor” ifadelerini kullandı.

ERKAN TANI HAYAT KURTARIYOR

Akciğer kanserine yakalanma riskine karşı tütün ürünlerinden uzaklaşmanın önemine vurgu yapan Prof. Dr. Altuğ Koşar, “Zira başta sigara, pipo, nargile gibi tütün ürünleri ve hava kirliliği akciğer kanserine yakalanma oranlarının her geçen gün biraz daha yükselmesine neden oluyor. Bu nedenle sigaraya yönelik farkındalığın ve erken teşhis ile tedavi şansının artırılması hayati öneme sahip” dedi.

KADINLARDA YÜKSELDİ, YAŞ DÜŞTÜ

Akciğer kanseri görülme oranının eskiden erkeklerde yüksek olduğunu ancak kadınlarda sigara içme oranının artmasıyla artık durumun eşitlendiğini vurgulayan Koşar, “Kansere yakalanma yaşı da gerilemeye başladı. Eskiden 50 üzerinde, 60’lı yaşlarda görülen akciğer kanserine günümüzde 40-50 yaş arası daha sık rastlanmaya başlandı” diye konuştu.

“Günde ne kadar sigaranın içildiği, içindeki katran ve nikotin oranları, içe çekme miktarı ya da sadece dudak tiryakisi olmak gibi değişkenlerin hepsi akciğer kanserinde etkili” diyen Prof. Dr. Koşa, şöyle devam etti:

“Sigara içmeyen hastanın akciğer kanserine yakalanma oranı yüzde bir ise, günde bir paket içen hastanın yakalanma oranı yüzde 10-12 civarındadır. Günde iki paket sigara içiyorsa bu oran yüzde 20-25’e çıkıyor. Yani hiç içmeyene göre, iki paket içen kişinin 20-25 kat fazla akciğer kanserine yakalanma riski var.”

ÖKSÜRÜK, KİLO KALBI VE NEFES DARLIĞINA DİKKAT

Akciğer kanserinin belirtileri arasında başta geçmeyen öksürük, nefes darlığı, kanla karışık balgam çıkarma ve göğüs ağrısı geldiğine dikkat çeken Prof. Dr. Koşar, bir ayda vücut ağırlığının yüzde beşinden fazlasının ani kaybı, iştahsızlık, ani ses kısıklıklarının da önemli belirtiler olduğunu anlattı. Prof. Dr. Koşar, şunları söyledi:

“Balgamla karışık kan gelmesi bazen verem olarak düşünülebilir. Akciğer kanserinde de atlanmaması gereken belirtilerden biridir. Öksürük, göğüs ağrısı, nefes darlığı genellikle ‘üşüttüm’, ‘soğukta kaldım’ gibi gerekçelerle geçiştiriliyor. Ama bunlar uzun süre devam ediyorsa mutlaka göğüs cerrahisine başvurulmalı. Genetik geçiş de bir risk faktörü, ailesinde bu hastalıktan olan hastaların daha dikkatli olması, kontrollerini yaptırması gerekiyor.”

TEK AKCİĞERLE YAŞANABİLİYOR

Akciğer kanserinde ilk tercih edilmesi gereken yöntemin cerrahi olduğunu belirten Prof. Dr. Koşar, bazı hastalarda sadece cerrahinin yeterli olduğunu, bazılarında ise ameliyat sonrası kemoterapi ve radyoterapinin tedaviye eklenebildiğini belirtti. Bazı durumlarda ise önce radyoterapi ve kemoterapiyle tümör boyutunu küçültüp ardından ameliyat yaptıklarını anlatan Prof. Dr. Koşar, gelişen teknolojiyle birlikte komplikasyon oranı çok düşük başarılı ameliyatlar yaptıklarını, akciğerinin birisi alınan hastaların tek akciğerle rahatlıkla yaşayabildiğini söyledi.

 

 

 

Devamını oku

SAĞLIK

‘Yaşamaz’ dedikleri Eylül şimdi okula gidiyor

Yayınlanma tarihi

-

İSTANBUL, (DHA)- İstanbul’da yaşayan Şeyda ve Süleyman Bilgin çiftinin üçüncü çocukları Eylül, 5 yıl önce bin gram ağırlığında dünyaya geldi. Doktorların ‘yaşamaz’ dediği mucize bebek Eylül, 5’inci yaşına girdi ve yaşıtlarıyla birlikte okula gidiyor.

Her yıl dünyada 17 Kasım Dünya Prematüre Günü olarak çeşitli etkinliklerle hatırlanıyor. Emsey Hospital hastanesinde de “Beraber Başardık” konulu Prematüre Bebek etkinliği  gerçekleştirildi. Etkinliğe çok sayıda prematüre çocuk sahibi aile katıldı. Son araştırmalara göre her yıl Türkiye’de 150 bin bebek prematüre olarak dünyaya geliyor. O bebeklerden biri de Eylül Bilgin. 5 yıl önce prematüre bebek olarak bin gram ağırlığında dünyaya gelen Eylül için doktorlar yüzde 10 yaşam şansı verdi. Yemek borusundaki tıkanıklık nedeniyle uzun süre beslenemeyen küçük kız, 70 gün kuvözde kaldı. Zorlu geçen tedavi sürecinin ardından sağlığına kavuşan ve şu an 5 yaşında olan Eylül Bilgin, artık konuşuyor, yürüyor ve yaşıtlarıyla birlikte okula gidiyor.

“YILMADAN EYLÜL İÇİN MÜCADELE ETTİK”

Prematüre bebek annesi olmanın çok zorlu bir süreç olduğunu ifade eden Şeyda Bilgin, “Yüzde 10 yaşam şansı verildi.Çocuğun peşinden gitmeyin, tedavisi için bu kadar uğraşmayın dediler. Çabalamayın gibi sözler de duyduk ister istemez. Bazı doktorlar, ümidimizi kesmemizi söyleyerek ‘yeniden çocuğunuz olur, üzülmeyin’ tesellisinde bulundu. Bu süreç gerçekten çok zordu. Ama yılmadık, duanın gücüne inandık.  Eylül 70 gün kuvözde kaldı. Ben de bazı ameliyatlar geçirdim. Eylül ve ben ayrı hastanelerde kaldık. Biz 2 senemizi Eylül’e feda ettik. Prematüre bebekler için hijyen çok önemli. Eve misafir kabul etmedik, çevremizle görüşmedik. Eylül’ü uzun bir süre dışarıya çıkarmadık. Şu an çok şükür Eylül iyi. Şu anda bir fizik tedavimiz var. Artık okula başladı” dedi.

“PREMATÜRENİN NE OLDUĞUNU BİLMİYORDUK”

Zorlu tedavi sürecinde hep eşinin yanında olduğunu anlatan Süleyman Bilgin ise, “Bu süreçte ben hep eşimle birlikteydim. İnci Hanım’ın dediği gibi bebek anne karnında değil kalbinde büyür diye biz buna inandık. Bir baba olarak ben de Eylül’ü kalbimde büyüttüm. Bu süreci ince ince dokuduk. Prematürenin anlamını başıma gelene kadar bilmiyordum. Kızım ile birlikte öğrendim. Artık toplum da bu konuda yavaş yavaş bilinçleniyor” diye konuştu.

“EN ÖNEMLİ SAĞLIK SORUNU SOLUNUM YETMEZLİĞİ”

Emsey Hospital Neonatoloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Kul ise senede 140 ila 150 bin civarında prematüre doğum gerçekleştiğini belirterek “37 gebelik haftasını tamamlamadan doğan bebekler prematüre bebek olarak tanımlanır. Bu bebeklerin üçte biri de 28 hafta veya 1000 gramın altında doğan bebekler. Bu grup bebekler prematüre  bebeklerde  sık karşılaştığımız sorunlar açısından daha riskli. Ancak bu beklerde bile son yıllarda yenidoğan bakımında yaşanan gelişmeler dolayısıyla yaşam şansı ve sakatlık riski belirgin olarak azalmış durumda. Dünya ile karşılaştırıldığında ülkemiz prematüre bebeklerde mortalite ve morbidite oranları  açısından iyi durumda. Prematüre bebeklerde karşılaştığımız en önemli sorunlar solunum sıkıntısı, kafa içine kanama, beslenme problemleri, enfeksiyonlar ve görme ile ilgili sorunlardır.  

“ÇOK UMUT EDİP AZ KORKUN”

11 yıl önce bir prematüre bebek dünyaya getiren ve Prematüre Bebek Aile Danışmanlığı yapan İnci Candemir de bu bebeklerin büyük kahramanlıklar ortaya koyduğunu ifade ederek, şöyle konuştu:

“Benim oğlum 11 yıl önce doğdu. Prematüre doğum anne için büyük bir şok anıdır. Karanlık bir noktadan anneliğe başlarsınız. O belirsizlik ve korku anneliğin delirme halidir. Ben annelere ne öneriyorum derseniz. İnternetteki bilgileri baz almasınlar. Orada kötü senaryolar karşılarına çıkabilir. Bilgilensinler, çünkü insan bilmediği şeyden korkar. Ben bu anlamda Türkiye’nin ilk prematüre bebek bakım rehberini yazdım. Kitapta 25 uzman görüşü var. Bu kitap A’dan Z’ye annelerin yüreğine su serpen bilgilendiren ve iyi hissettiren hikayeler. O kitabı muhakkak okusunlar. Çok umut edip az korksunlar.”

Devamını oku

Popüler Başlıklar