Takip Edin

SAĞLIK

“Soğuk gut hastalarını zorlar”

Yayınlanma tarihi

-

İSTANBUL, (DHA) GEÇTİĞİMİZ yıllarda ‘zengin hastalığı’ ya da ‘kralların hastalığı’ olarak bilinen gut hastaları soğuk havalarda olumsuz etkileniyor. Sabah uykudan uyandıran ayak başparmaklarında ağrı, şişlik ve kızarıklık ile kendisini gösteren hastalık ilerlediği zaman hastaların çarşafın ayaklarına değmesi sonucunda dahi rahatsız olmasına neden olabilir.

Ürik asitin kristalleşmesi nedeniyle gut hastalığının başladığını belirten Romatoloji Uzmanı Doç. Dr. Meryem Can, depolanan monosodyum ürat (MSU) denilen kristallerin çözünürlüğünün hava sıcaklıkların azalmasıyla birlikte hızlıca düştüğünü ve salındığını ifade etti.

“YAKLAŞIK 2 MİLYON HASTA VAR”

Medipol Mega Üniversite Hastanesi’nden Doç. Dr. Meryem Can, Türkiye’de yaklaşık 2 milyon gut hastası olduğunu belirterek şunları söyledi: “Gut hastalığında genetiğin de rolü var. Hiperürisemi yüzde 80-90 oranında azalmış böbrek atılımına bağlı olarak görülür. 20 yaşın altında gut hastalığı varsa bazı genetik enzim bozuklukları araştırılmalı. Türkiye’de yaklaşık 1.5-2 milyon kişide gut hastalığı olduğu düşünülüyor. Bu hastalıkla ilgili, ilk bilinmesi gereken durum kronik oluşu. Ömür boyu tedavi ve takip gerektirir. Erkeklerde ve 50 yaş üzerinde sık gut hastalığına rastlanıyor. Kadınlarda östrojen hormonu gut hastalığından koruma sağlar. Ancak menopozdan sonra bu avantaj ortadan kalkar ve kadınlarda bu dönemde gut görülme riski artar. Menopoz öncesinde kadın hastalarda gut özellikle alkol alımı, ilaç kullanımı, böbrek yetmezliği ve yüksek kolesterol gibi faktörlere bağlı olarak meydana gelir. Sağlıklı yaşam, diyet, obez hastaların kilo vermesi, düzenli egzersiz, sigaranın kesilmesi, düzenli ve yeterli miktarda sıvı alımı, pürinden zengin hayvansal proteinler (karaciğer, sakatat) ve gazlı içeceklerden (früktozdan zengin) kaçınılması gerekiyor. Kırmızı et, deniz mahsulleri, şeker, tuz ve alkol alımı azaltılmalı, az yağlı-yağsız süt ürünleri tüketimi arttırılmalı, vücutta eşlik eden hastalıklar gözden geçirilmeli ve bunların mümkünse gut ile uyumlu olarak tedavi planlanmalı.”

(FOTOĞRAFLI)

Yorum Yaz

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SAĞLIK

Prof. Dr. Hilal: Türkiye’de koronavirüs telaşına gerek yok

Yayınlanma tarihi

-

ADANA, (DHA)- ADANA Tabip Odası, son günlerde gündemde olan ve çok fazla mutasyon geçirdiği için türden türe atlayan yeni koronovirüs salgınını değerlendirdi. Adana Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Ahmet Hilal, Adana dahil olmak üzere tüm Türkiye’de ‘koronavirüs’ vakası görülmediğini belirterek, vatandaşların telaşa kapılmaması uyarısında bulundu.
Adana Tabipler Odasınca hekimlere yönelik düzenlenen etkinliğe Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzm. Prof. Dr. Tuba Turunç, konuşmacı olarak katıldı. Çin’den yayılan koronavirüsün kaynağının, nasıl bulaştığının, hangi şikayetlere yol açtığının ve tedavisinin değerlendirildiği toplantıda konuşan Adana Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Ahmet Hilal, Adana dahil olmak üzere tüm Türkiye’de ‘koronavirüs’ vakası görülmediğini belirterek vatandaşların telaşa kapılmaması uyarısında bulundu.
Yeni koronavirüsün tüm dünyayı etkilediğini ve salgın hastalık olarak ilan edildiğini hatırlatan Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzm. Prof. Dr. Tuba Turunç ise koronovirüslerin karekteristik özellikleri, klinik özellikleri, vaka tanımları, enfeksiyon kontrol önlemleri hakkında hekimleri bilgilendirerek, bin 500 insan patojeninin yüzde 60’ının hayvanlardan geçtiğini söyledi.
‘İLK KEZ 1930’LU YILLARDA TANIMLANDI’
Hayvandan insana geçen virüslerin 50 bin vertebralı türü olduğunu, her türün farklı 20 virüs barındırdığını ve toplamda bir milyon virüs bulunduğunu da belirten Prof. Dr. Turunç, şöyle konuştu:
“Çevre ve iklim koşullarının değişmesinden kaynaklı hayvanlardaki virüsler mutasyona uğruyor. Vahşi doğa hayvanlarının normal yaşam alanlarına geçmesi ya da onların evcileştirilmesi, suçlanan nedenlerdendir. Yarasalar virüsleri kendileri hastalanmadan bedenlerinde taşıyabildikleri gibi etrafa çok kolay yayabiliyorlar. Koronavirüsler ilk kez 1930’lu yıllarda kuşlarda tanımlanmıştır. 1960’lı yıllarda insanlarda görülmüştür. Alpha, Beta, Gamma, Delta gibi dört tipi vardır. 2002-2003 yıllarında SARS Koronovirüsü Çin’de çıktı 29 ülkeye yayıldı. 2012 yılında da MERS Koronavirüsü Suudi Arabistan’da çıktı 27 ülke de bundan etkilendi.”
‘KOLAY BULAŞIYOR’
Yeni koronavirüsün kaynağının yılandan insana bulaştığı iddiasının kabul edilmediğini, yarasa gibi memeli hayvan veya kuşlarda enfeksiyon yaptığını, insanlar arası bulaşmanın damlacık şeklinde olduğunu, hastalardan hekim ve sağlık çalışanına kolay bulaştığını ifade eden Prof. Dr. Turunç, yeni koronavirüsün etkili ilaç ve aşısı olmadığını, enfeksiyonun kontrolünün ve izolasyonunun en az 14 gün yapılması gerektiğini, el hijyeninin en temel korunma yolu olduğunu, vaka tanımına uygun cerrahi maske takılmasının zorunlu olduğunu söyledi.
Hekimlerin merak ettiği soruların yanıt bulmasının ardından Başkan Prof. Dr. Hilal, Prof. Dr. Turunç’a teşekkür plaketi verdi.

FOTOĞRAFLI

Devamını oku

SAĞLIK

“Obezite körlüğe neden olabilir”

Yayınlanma tarihi

-

İSTANBUL, (DHA)- Yüksek kiloların çocukluktan itibaren bedende birçok hastalığın davetçisi olduğunu belirten Doç. Dr. Fatih Çiftçi, obezitenin körlükle ilişkisi olabileceğini söyledi. Çiftçi, “Obezitenin göz damarlarında tıkanıklık, sarı nokta hastalığı, erken yaşta katarakt hastalığı, göz tansiyonu dâhil olmak üzere pek çok ağır problemlere neden olabilir” dedi.

Obezitenin genel vücut sağlığı kadar göz sağlığını da bozduğunu söyleyen Best of Year Awards-Yılın En’leri Ödül Töreni 2020’de yaptığı obezite ve diyabet ameliyatları ile ‘Yılın Başarılı Genel Cerrahi Uzmanı’ ödülüne layık görülen Doç. Dr. Fatih Çiftçi, obezitenin körlükle ilişkisi olduğunu dile getirdi. Çiftçi, “Yaş fark etmeksizin obezite genel vücut sağlığı kadar göz sağlığını da bozar. Çünkü obezite çocukluk yaşlarında başladığında, aşırı kiloyla geçirilen her an hayatınızın geneline yayıldığı için tehlike daha ciddileşir. Günümüz dünyasında aşırı kilolu birey sayısı 2,1 milyar iken obez birey sayısı 700 milyon kişidir. Bu rakamlar insan sağlığını obezitenin ne kadar tehdit ettiğini göstermektedir” diye konuştu.  

“SARI NOKTA HASTALIĞI RİSKİ YÜKSELİYOR”

Obezite durumunda, vücuttan dışarı atılması gereken zararlı toksinlerin atılamayıp böbrek, kalp, göz, beyin ve damarlara hasara yol açtığını vurgulayan Doç. Dr. Fatih Çiftçi, “Normalde dokuların kendini onarma özelliği vardır fakat vücuttaki biriken toksin arttıkça bu yenileme kabiliyeti de azalır. Bu durumda en fazla yaşla ilişkili olan sarı nokta hastalığıyla ortaya çıkar. Kilo fazlalığıyla birlikte damar hastalıkları, kolesterol fazlalığı, vücutta artmış yağ oranı ve artmış lipid düzeyi görülür. Bu süreçte sarı nokta hastalığını uyarır ve hastalığın oluşmasını tetikler ve agresif tip hastalığın gelişimine neden olabilir. Bireyde ne kadar fazla kilo varsa, sarı nokta hastalığı oluşum riski de o denli yükselir. Bu söylem her fazla kilolu kişinin sarı nokta hastası olacağı anlamına gelmez. Altta yatan genetik hastalık varsa sarı nokta hastalığı için kilosu olan ya da olmayanlarda fark görülür” dedi.

“SARI NOKTA DURDURULABİLİR”

Körlük ve sarı nokta hastalığı arasındaki ilişkiye değinen Çiftçi, “Sarı nokta hastalığı körlük yapmasa da merkezi ve fonksiyonel görmeyi o kadar tahrip eder ki birey, karşıdaki insanın yüzünü görmez, eline aldığı kâğıttaki yazıyı okuyamaz, parayı seçemez. Özetle günlük hayattaki pek çok faaliyeti yerine getiremez ve başkasının yardımına ihtiyaç duyar. Körlük ışığın bütünüyle yokluğudur. Sarı nokta hastalığı olanlar da ışık bütünüyle kaybolmaz, günlük hayatta birilerine ihtiyaç duyar. Sarı nokta hastalığı durdurulabilir. Esas olan hiç başlamamasının teminidir. İnsan, kilo alımı, sigara ve güneş gibi bu genleri uyaran etmenlerden korunarak hastalığın üstesinden gelebilir” dedi.

“GÖZ, BEYİN KADAR HASSAS”

Gözün beyin dokusu gibi çok hassas bir organ olduğunu ifade eden Çiftçi, “Göz damarları beyin ve kalpte olduğu gibi çok ince yapıdadır. Damar problemlerine yol açan risk faktörleri, genetik, kilo, sigara ve strestir. Bireyde yatkınlığa ilaveten bir de kilo varsa, ilk sıkıntı görülecek yerlerden birisi göz organıdır. Bundan dolayı kilolu insanlarda, görme kayıpları, damar tıkanıklıkları ve göz kanamaları görülür. Bu durum dile getirildiğinde insanlar kilosu olmayan pek çok insanın da bu problemlerle karşılaştığını savunur. Burada söz konusu olan risklerdir. Aynı ortamda yaşayan, aynı genetikte, aynı stres faktörlü iki insan ele aldığımızda, normal düzeylerin üzerinde kilolu olanda damar tıkanıklığı görülme riski daha yüksektir” dedi.

“ŞEKER HASTALIĞINA DA YOL AÇIYOR”

Obezitenin yol açtığı hastalıkların en başında şeker hastalığı geldiğini belirten Çiftçi, “Şeker hastalığı kaynaklı göz hastalıkları çok ciddi problemdir. Gözde kanama başlamışsa, ne kadar düzeltilmeye uğraşılsa da kanamalar devam eder. Bundan dolayı mümkünse kanamaların hiç başlamaması arzu edilir. Ülkemizde şeker hastalığının seyri, bir kısım hastanın ilk yıllarda kişinin hastalığını bilmemesi, ikinci periyotta hastalığı reddetmesi ve üçüncü periyotta hastalığının fark edilip tedavi yapılması ile geçer. Bu kaybedilen yaklaşık 15 yılda göz damarları su boruları gibi çatlamaya başlar. Tedavi içinse ancak lazer ya da ameliyat gibi geçici çözümler sağlanır. Fakat problem tamamen yok olmaz. Burada amaç eğer körlükten korunma olacaksa da bunun oluş zamanını mümkün olabildiğince uzatmaktır. Sonradan kişi kilo verse ve şekerini düşürse de o 15 yıllık gözde oluşan hasarın geriye döndürülmesi ihtimali düşüktür” diye konuştu.

“GÖZ TANSİYONUNA SEBEP OLUYOR”

Obezitenin göz tansiyonuna sebep olduğunu da belirten Çiftçi, “Bilinen en kötü göz hastalıklardan bir tanesi göz tansiyonudur. Göz tansiyonu, beyin ile göz arasındaki iletim sağlayan görme sinirini tahrip eder. Bireyin lensi, retinası, göz içi yuvarlağı sağlıklı olsa dahi göze gelen ışık beyne iletilmez. Işık beyine iletilemediği için görüleni algılamaz. Gözde tam ışık kaybı ortaya çıkar. Sarı nokta hastalığında hastada tam ışık kaybı olmaz ve hasta kenarlardan görebilir. Katarakt ise ameliyat ile çözülebilirken, göz tansiyonuna bağlı bir görme kaybında ameliyat, lazer veya ilaç gibi tedaviler sonuçsuz kalır, görme kaybının düzeltilebilmesi çok zordur” açıklamasında bulundu.

(FOTOĞRAFLI)

Devamını oku

SAĞLIK

Glutatyon tedavisi, yaşlanma karşıtı uygulamaların ön sırasında

Yayınlanma tarihi

-

Aslıhan ALTAY KARATAŞ- Celal ATALAY/ANKARA, (DHA)- TAMAMLAYICI Tıp Uzmanı Dr. Sevil Özkan, “Tamamlayıcı tıp uygulamalarında glutatyon, gittikçe parlayan bir yıldız haline geldi. Kısa ve öz anlatımla glutatyon kir ve paslarımızı yıkıp atıyor, bize vücudun yaşlanmasını önleyici hastalıklardan koruyucu ve hastalık varlığında tedavi edici ciddi bir özellik sunuyor” dedi.
Vücutta doğal yollardan üretilen güçlü antioksidanlardan olan glutatyonun, infüzyon (damardan) veya cilt maskesi ile takviyesini sağlayan glutatyon tedavisi, son dönemin en popüler anti-aging (yaşlanma karşıtı) uygulamaları arasında yer aldı. Anestezi, Reanimasyon ve Tamamlayıcı Tıp Uzmanı Dr. Sevil Özkan, vücuttaki glutatyon üretiminin yaş arttıkça yavaşladığını, bu nedenle üretimi hızlandırıcı sistemlerin kurgulanması ya da dışarıdan glutatyon takviyesi yapılması gerektiğini belirtti.
‘KİR VE PASLARIMIZI YIKIP ATIYOR’
Doktor Özkan, yaşlılıkta en büyük problemin, ‘paslanma’ dedikleri oksitlenme olduğunu söyleyerek, bu paslanmayı önleyen en önemli antioksidanın vücudun ürettiği glutatyon olduğunu bildirdi. Doktor Özkan, “Onun için, glutatyon özellikle tamamlayıcı tıp uygulamalarında gittikçe parlayan bir yıldız haline geldi. Kısa ve öz anlatımla, kir ve paslarımızı yıkıp atıyor. Glutatyon bize vücudun yaşlanmasını önleyici, hastalıklardan koruyucu ve hastalık varlığında tedavi edici ciddi bir özellik sunuyor. Genelde hastalıklardan korunma, anti-aging tedavilerinde ciddi bir temel oluşturuyor. En önemli çalışma alanıysa otoimmün hastalıklar, yani bizim Hashimoto Tiroiditi dediğimiz vücudun kendi savunma mekanizmasıyla ilgili sorunlarda glutatyon oldukça etkin olarak kullanılıyor. Bunun dışında, Alzheimer, demans gibi vücudun oksitlenmesinde genellikle beynin antioksidan sistemini koruyucu yaklaşımlarda oldukça yaygın kullanılıyor” dedi.
‘CİLDİN YAŞLANMASINI GECİKTİRİYOR’
Glutatyon tedavisinde infüzyonun genellikle 45 dakika sürdüğünü belirten Doktor Özkan, şöyle konuştu:
“Glutatyon vücutta çık hızlı yıkıma uğruyor. Mutlaka beraberinde beslenme destekleri de kullanmak gerekiyor. Vücudun eksiklerinin yerine konması, yani vitamin, mineral ve beslenme desteklerini yeterli alması ve vitamin C, prokain ve ozon tedavisi kombinasyonunda kalmaları gerektiğini düşünüyorum. Haftada bir yaklaşık 6 seans öneriliyor. Ardından da kişinin ihtiyacına göre yıllık dozlama ayarlanıyor, ama bu tamamen hekimin karar vereceği bir alan. Glutatyon maske kullanımlarında ise alan daha geniş. Çünkü, herhangi bir yan etkisi yok. Kullanımı kolay ve antioksidan sistemi aktive ederek cildin genç kalmasını sağlamaktaki etkinlik çok yüksek.” Doktor Özkan, glutatyon maskesinin de büyük ilgili gördüğünü, haftada bir ve ortalama 4 ve 8 seans arası önerdiklerini belirterek, “Sonra da ayda bir kullanımla cildin yaşlanmasının gecikmesi, neminin artması, kırışıklıklarının azalması, bildiğimiz anti-aging özelliği ciddi boyutta fazla” ifadelerini kullandı.
‘ANTİOKSİDAN İHTİYACIMIZ GİTTİKÇE ARTIYOR’
Bütün tamamlayıcı tıp tedavileri gibi glutatyon tedavisinin de hekim kontrolünde yapılması uyarısında bulunan Doktor Özkan, şunları söyledi:
“Antioksidan tedaviler gittikçe popülarite kazanıyor. Ama glutatyon bunlar arasında hep önde gidecek. Çünkü vücut kendi üretiyor ve biz bu üretimi artırma yönünde birçok elimizde silah varken, bu silahları kullanmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü neden? Çevresel olarak çok fazla toksin alıyoruz artık. Stres de başlı başına bir toksin. Dışarıdan ciddi boyutta serbest radikal alıyoruz, ağır metallerle maalesef iç içeyiz. Yediğimiz gıdalar da çok ciddi boyutta antibiyotik ve hormon içeriyor. O zaman antioksidanlara ihtiyacımız gittikçe artıyorsa, hiç kuşkusuz ki antioksidan kullanımları da gittikçe yaygınlaşacak.”
Doktor Özkan, avokado, kuşkonmaz, bamya gibi gıdalarda oldukça yüklü oranda glutatyon olduğunu, sarımsak ve soğanın vücuttaki glutatyon sentezini artırdığını da sözlerine ekledi.

FOTOĞRAFLI

Devamını oku

Popüler Başlıklar