Takip Edin

SAĞLIK

TÜBİTAK Başkanı: İlacını, aşısını kendisi üreten ülke olmak istiyoruz

Yayınlanma tarihi

-

KAYSERİ, (DHA)- TÜRKİYE Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Başkanı Prof. Dr. Hasan Mandal, “Hem aşıda hem de ilaçta, ülkemizin yakın geleceğinde ithal eden değil, ilacını, aşısını kendisi üreten ülke olmak istiyoruz” dedi.
TÜBİTAK Başkanı Prof. Dr. Hasan Mandal, çeşitli ziyaretlerde bulunmak üzere geldiği Kayseri Erciyes Üniversitesi’ne geldi. Üniversitede ilk olarak Rektör Prof. Dr. Mustafa Çalış’ı ziyaret eden Hasan Mandal, daha sonra sırası ile Aşı Araştırma ve Geliştirme Uygulama Araştırma Merkezi, İlaç Uygulama ve Araştırma Merkezi, Nanoteknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi ve Betül-Ziya Eren Genom ve Kök Hücre Merkezini gezdi. Araştırma merkezlerinde yapılan çalışmalar hakkında Rektör Çalış ile merkez müdürlerinden bilgiler alan Mandal, Erciyes Üniversitesinin milli aşı ve ilaç geliştirme çalışmaları açısından büyük önem arz ettiğini söyledi.
‘GEREKİ KATKIYI SUNACAĞIZ’
Ziyaret sonrası konuşan Mandal, üniversitedeki bir takım gelişmeleri izlediklerini, bu kapsamda hem aşı merkezi, hem de ilaç merkezini gezdiklerini söyleyerek, “Bakmaya çalıştığımız bu alt yapıların daha çoklu kullanımı, müşteri odaklı kullanımı ve en önemlisi de buradan çıkacak olan beklentinin ürün niteliğinde en kısa sürede kullanılır olmasıdır. Hem aşıda, hem ilaçta, hem de kimyasal, biyoteknolojik ilaçlarda, biz ülkemizin yakın geleceğinde ithal eden değil, ilacını, aşısını kendisi üreten ülke olmak istiyoruz. Bizde TÜBİTAK olarak bu süreçlerin içerisinde yapabileceğimiz katkı neyse hem görüş verme anlamında hem de paydaş kuruluşlarla buluşturma anlamında hem de gerektiğinde destek verme anlamında gerekli katkıyı sunmayı çalışacağız” dedi.
‘İNSAN KAYNAĞI ÇOK ÖNEMLİ’
Mandal, ilaç ve aşı çalışmalarında alt yapı ve insan kaynağının önemine dikkati çekerek, şöyle konuştu:
“TÜBİTAK olarak bakıldığı zaman en kuvvetli normal firmalarımızın, üniversitelerimizin vermiş olduğu projeler var. Ama biz özellikle yakın zamandaki en önemli ihtiyaç noktası olan biyoteknolojik, biyobenzerden başlayarak orada belli bir düzeye geldiğimizi ve daha da gelişeceğimizi düşünüyoruz. Onun içinde alt yapı çok çok önemli. İnsan kaynağı çok çok önemli. Üniversitelerimizin, özelinde Erciyes Üniversitemizin, hem alt yapı açısından, hem de çok yakın gelecekte alt yapı ile zenginleştirilmiş insan kaynağı açısından; hem biyobenzer yapılarda, hem biyoteknolojik ilaçlarda olsun, hem de orijinal molekül geliştirmede olsun, iddialı olacağına inanıyoruz.”

FOTOĞRAFLI

Devamını oku
Yorum Yaz

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SAĞLIK

Diyabetten korunmak için glikoz şurubuna dikkat

Yayınlanma tarihi

-

Nevra UÇKAÇ/İZMİR, (DHA)- TÜRKİYE’de diyabet hastalığının dünya ortalamasının 2, Avrupa ortalamasının ise 3 katı düzeyinde olduğunu söyleyen Hemeopati Uzmanı Dr. Levent Buda,  paketli gıdaları tüketirken üzerindeki yazıların iyi okunması gerektiğine dikkat çekerek glikoz şurubuyla ilgili uyarılar yaptı.
Bornova Belediyesi’nin 21-22 Eylül tarihlerinde düzenlediği Diyabet Şenliği’nde uzmanlar hastalıkla ilgili bilgiler verdi. Uğur Mumcu Salonu’nda düzenlenen toplantıda konuşan Hemeopati Uzmanı Dr. Levent Buda, Türkiye’de diyabet hastalığının büyük bir hızla arttığını ifade etti. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 1986’dan bugüne kadar 108 milyon olan diyabet hastası sayısının 422 milyona çıktığını anlatan Dr. Buda, 1982’de 4,7 olan diyabet artış hızının ise 8,5’e yükseldiğini açıkladı. Türkiye’de ise diyabet artış hızı ortalamasının yaklaşık 10,1 olduğunu anlatan Dr. Buda, “Diyabet Türkiye’de dünya ortalamasının 2 katı, Avrupa ortalamasının 3 katı düzeyindedir. Ülkemizde diyabetin bu kadar fazla görülmesinin nedeninin genetik yatkınlık mı, yoksa yapılan hatalar mı olduğu tartışılıyor. Önemli olan hasta olmadan sağlığımızı korumak. Diyabetten korunmak çok önemli” dedi. Çocuklara aktif yaşam eğitimi verilmesi gerektiğine dikkat çeken Dr. Buda, sağlıklı kalmak için hareketli olmak gerektiğini belirtti. Dr. Buda şunları söyledi:
“Eskiden diyabet daha azdı. Çünkü insanlar bedenleriyle çalışıyordu. Beslenme hatalarımız da var. Öncelikle paketli gıdaları çok tüketiyoruz. Bu gıdaların üzerindeki yazıları çok iyi okumak lazım. Avrupa’da diyabet oranı, dünya ortalamasına göre daha az. Çünkü orada yaşayan insanlar bilinçli. Aldıkları ürünlerin üzerindeki paketleri tek tek okuyorlar. İçinde ne kadar glikoz şurubu var biliyorlar. Tuzlu bir krakerin bile içine bakın, mutlaka glikoz şurubu var. Glikoz şurubu demek, şeker demek. Karbonhidratı ekmek ile alıyoruz. Ekmek buğdaydır. Yani nişastadır, nişastanın temelindeki şey de şekerdir. Glikozun olduğu her gıda vücudumuzda daha fazla insülin salgısı verir. İnsülin fazlalığı kan şekerimizi düşürür ve tekrar şeker ihtiyacını ortaya çıkarır. Bu bir kısır döngüdür. Daha fazla şeker, pankreası yorduğu için diyabete neden olur.”
BUĞDAY DA GDO’LU
Gıdaların büyük bir çoğunluğunun GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizmalar) olduğunu ifade eden Dr. Levent Buda, şöyle konuştu:
“Ben çocukken yediğimiz unla şimdiki un arasında dağlar kadar fark var. Buğday genleri çoklaştırılarak daha verimli hale getirilmiş. Daha verimli buğday, rekolteyi yükseltiyor. Yükselen rekolte ile daha fazla un ve buğday elde edebiliyoruz. Bu ürünler GDO’lu olduğu için hem nişasta yapısı, hem de içindeki glutenin yapısı farklıdır. Artık buğday ürünleri yedikten sonra karnımız daha fazla şişiyor, gaz hissediyoruz. Bunlar bizi diyabet ya da başka hastalıklara doğru yönlendiriyor. Kronik hastalıkların gelişi aslında bizde kodlanmış durumdadır. Bu kodlar, genetik şifremizde var. Bu kodlar, kilit mekanizmaların açılmasıyla ortaya çıkıyor. Diyabet ağrıları aslında dosttur. Bizi uyarır. Bozukluğun farkına varmamızı sağlar. Diyabetin 3 temel belirtisi; çok yeme, çok içme ve çok işemedir. İnsülin direnci gelişince vücut yeme ihtiyacı duyar. Kanımızdaki şekeri iyi yakarsak yani efor sarf edersek ve daha iyi beslenirsek, paketli gıdalardan, şekeri çok içeren içeceklerden, uzak durursak sağlığımızı korumuş oluruz.”

FOTOĞRAFLI

Devamını oku

SAĞLIK

Bakan Koca, hava ambulanslarını denetledi

Yayınlanma tarihi

-

ANKARA, (DHA)- SAĞLIK Bakanı Fahrettin Koca, Ankara Esenboğa Genel Havacılık Terminalindeki uçak ve helikopter ambulansları denetledi.
Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamaya göre; Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, hava ambulanslarının mevcut durumunu görmek, tıbbi donanımlarını incelemek ve kapasite değerlendirmesi yapmak üzere Esenboğa’ya geldi. Burada bulunan tek, çift ve dört sedyeli uçakları ve 5 helikopteri inceleyen Koca, yetkililerden detaylı bilgi aldı. Bakan Koca, denetim sonrası, “Ambulans uçaklarımızı ve helikopterlerimizi yerinde görüp, varsa eksikliklerini gidermek ve hastalarımıza nasıl daha iyi hizmet sağlayabileceğimizi planlamak üzere bu ziyareti gerçekleştirdik” dedi. Helikopter ve uçakların yeterli olduğunu, bu ziyaretle bunu yerinde de gördüğünü belirten Bakan Koca; Türkiye’nin dünyada vatandaşından hiçbir ücret almadan hava ambulansı hizmeti yapabilen tek ülke olduğunu ifade etti.
Hava ambulanslarının göreve başladığı 2008 yılından itibaren; uçak ambulanslarla 13 bin 398, helikopter ambulanslarla ise 31 bin 587 vaka taşındı. 2019 yılında ise 21 Eylül’e kadar 856 hasta uçak, bin 518 hasta helikopter ambulans ile sağlık tesislerine ulaştırıldı.

FOTOĞRAFLI

Devamını oku

SAĞLIK

Hava kirliliği anne karnına kadar ulaştı

Yayınlanma tarihi

-

Özlem YURTÇU KARABULUT- Feridun AÇIKGÖZ/İSTANBUL, (DHA)- KANUNİ Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği’nden Perinatoloji Uzmanı Doç. Dr. İbrahim Polat, dünyada ilk kez hava kirliliğinin anne karnındaki bebek üzerindeki etkilerinin, ‘insan üzerinde’ yapılan çalışmalarla gösterildiğini söyledi. Doç. Dr. Polat, “Nature Dergisi’nde yeni yayımlanan ve Belçikalı bilim insanları tarafından 28 hasta üzerinde yapılan bir çalışmada, plasentanın (bebeğin eşi) fetal yüzünde karbon partikülleri bulunmuş. Bu inceleme, 12 ila 31 hafta arasında spontan olarak sonlanan gebelerin plasentasından yapılmış. Bu, yeni bir bulgu; insan üzerinde ilk defa saptanıyor ve çok önemli” dedi.
Dünyanın en saygın tıp yayınlarından biri olan Nature Communications’da yer alan çalışma, bir nedenle gebeliği sonlanmış 28 anne adayından, kaybedilen bebeklerden ve anne ile fetüse ait iki dolaşım sistemini birbirinden ayıran organ olan plasentadan örnekler alınarak yapıldı. İncelemelerde, plesentanın bebeğe bakan yüzünde havada bulunan karbon partiküllerine rastlandı. Hava kirliliğinin gebelik üzerindeki etkilerinin çoktan beridir bilindiğini ve bu yöndeki çalışmaların en çok Çin’de yapıldığını anlatan Doç. Dr. İbrahim Polat, “Hava kirliliğinin gebelikte daha çok fetüs üzerine etkileri olur. Erken doğumlar, gelişme geriliği ve düşük doğum ağırlıklı çocuklara neden olduğu biliniyor. Ama bugüne kadar bunun mekanizması ortaya konulamamıştı” dedi.
ANNEYİ AYRI, BEBEĞİ AYRI ETKİLİYOR
Kirli havadaki zararlı maddelerin anneye veya bebeğe ayrı ayrı etkileri olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Polat, “Bu mekanizmalardan birincisi, hava kirliliğinden dolayı annenin akciğerlerinden plasentaya giren partiküllerin inflamasyon etkisi yaratması. İkincisi de doğrudan plasenta yoluyla fetüse geçmesi. Bugüne kadar yapılan çalışmalar daha çok in-vitro dediğimiz, yani dışarıda yapılan tetkikler veya hayvanlar üzerinde yapılan tetkiklerden alınan sonuçlara dayanıyordu. Burada, hava kirliliğinden dolayı annenin solunumuyla alınan karbon molekülleri, plesantanın fetal yüzünde gösterilmiş. Erken veya term’de (zamanında) doğan bebeklerin plesentaları alınmış, anne ve bebek tarafında biyopsiler yapılmış ve burada gösterilmiş. Bunun üzerine de bu partiküllerin inflamasyon etkisi yanında, çocuğa plasenta vasıtasıyla geçerek doğrudan etki yapabileceği belirtilmiş” diye konuştu.
ZEKA GERİLİĞİNE BİLE NEDEN OLABİLİR
Çocuk ölümlerinden sonra otopsilerde yapılan çalışmalarda beynin frontal (ön) lobunda bu partiküllere rastlandığını belirten Doç. Dr. Polat, “Eğer gebeliğin erken döneminde anne adayı bu tür partiküllere maruz kalırsa, bebekte kognitif, yani zeka fonksiyonları üzerinde olumsuz etki yaratabilir. Yine gelişme geriliği, erken doğuma bağlı düşük doğum ağırlığı gibi olumsuz durumlar ortaya çıkabilir. Anne üzerinde ise düşük ve erken doğum- ki bu erken doğum aynı zamanda fetüsü/bebeği de etkiler- riski yaratıyor. Bu etkiler, doğrudan erken gebelik döneminde ise düşük, daha sonraki haftalarda ise erken doğuma yol açabilir” şeklinde konuştu.
CADDE ÜZERİNDEKİ EVLERDEN KAÇININ
Anne adaylarının havası kirli ortamlardan uzak durması gerektiğini anlatan Doç. Dr. Polat, sözlerini şöyle tamamladı:
“Çünkü bu etki ortamdaki moleküller nedeniyle oluyor. Özellikle son çalışmada karbon molekülleri üzerinde çalışılmış. Ancak diğer nanopartiküller de etkili. Dolayısıyla her çeşit kirli ortamdan, sigara içilen ortamdan, kirli havanın bulunduğu şehirlerden uzak durması gebeler için daha iyi olacaktır. Egzoz da şehirde kirlilik yaptığı için, karbon molekülleri salındığı için, özellikle, mesela cadde üzerlerindeki evlerden uzak durması öneriliyor gebelerin. Karbon molekülleri egzoz dumanından dolayı caddedeki evler üzerinde daha etkili.”

FOTOĞRAFLI

Devamını oku

Popüler Başlıklar