Takip Edin

Köşe Yazıları

Türkiye’deki Hazinenin Yerini Bilmek İstermisiniz

Yayınlanma tarihi

-

Geçen hafta, yine bir iş çıkışı, servisten inmiş eve doğru yürürken her zamankinden biraz daha fazla telaşlıydım. Mevsimi geçti geçecek incirleri, manava uğrayıp almak için adımlarımı hızlandırmıştım.

Meyve standı gelin gibi süslüydü. Geri dönüş yolunda, kese kağıdındaki mis kokulu incirleri büyük bir keyifle koklaya koklaya, bir hazineymişçesine taşıyor ve kafamda yaz mevsimini bitirmeye çalışıyordum. Eve vardığımda yaklaşık 3 aydır gece gündüz kapanmayan pencereden, artık rüzgar serince esiyor, ceviz ağaçlarının yapraklarını, mutfak masasına getiriyordu.

Ev halkı yemeği beklemeden incirleri midesine indirdikten sonra, mutfakta ceviz ağaçlarının sarı solgun yaprakları ve kese kağıdındaki incirlerimle baş başa kalmıştım. Kulağımda rüzgarın etkisiyle dans eden yaprakların fısıltısı vardı. Bir tatlı yapmak için bundan daha güzel bir an olamazdı.

Bu köşedeki lezzet yolculuğumuzda, Fransa durağındayken bir tart yapmayı planladım, hem de incirli. Ağızda dağılan bir tart hamuru için mümkün olduğunca içindeki tereyağı ısıtmadan az dokunarak malzemeleri birbirine geçirmek gerekir. Ortamın serin ve ellerimizi soğuk olması iyi bir tart hamuru için avantajdır.

Böylesine güzel ve sağlıklı ürünleri yemek ve gelecek nesillerin yemesine engel olmamak için sadece doğru tarif ve teknikleri uygulamaktan başka yapmamız gerekenler de var: Kaliteli üründe ısrarlı olmak. Belki biraz daha pahalı olacak ama talep arttıkça fiyatlar da daha makul noktaya gelecektir. Örneğin, benim aldığım incir, Türkiye Patent Kurumu ve AB’ den tescilli coğrafi işarete sahip olan Aydın iniciri ve ona hazineymişçesine davranmamın sebebi bu.

Coğrafi işaret tescilini, ülkemizde yerel üreticiyi destekleyerek, bu konuda çok önemli çalışmalar yapan Metro Toptancı Markete ait bir yayından yapacağım alıntıyla açıklamak istiyorum.

Coğrafi İşaret, “Belirgin bir niteliği, ünü veya diğer özellikleri bakımından kökenin bulunduğu yöre, alan, bölge veya ülke ile özdeşleşmiş ürünü gösteren işarettir”. Diğer coğrafi işaretli ürünler hangileridir öğrenmek ve çalışmaları takip etmek isterseniz, Metro Toptancı Market sosyal medya hesabını takip etmenizi öneririm. Bu konuda bilgilenmek ve bu bilgiyi aktarmak bireysel olarak yapabileceğimiz en büyük katkı.

Coğrafi işaretli ürünler, ülkemizin dünyaca tanınmasına, turizmin gelişmesine, milli gelirimizin artmasına, yerel üreticinin kalkınmasına, ailemiz için sağlıklı ve temiz gıda tüketmemize neden olur. Özellikle her şeyin kimyasallarla kirlendiği bu dönemde coğrafi işaretli ürünlere sahip çıkmamız çok önemli.

Brezilya’dan gelen kahve çekirdeğiyle hazırlanmış kahvemin yanında dünyaca meşhur Aydın İncirli tartımı yerken hepimize, hüzünsüz sonbaharlar diliyorum.

Yorum Yaz

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Sonbahar Kafası

Yayınlanma tarihi

-

Kendimizi olmak istediğimiz gibi gösterme çabamız  bir gerçek. Gerçekten ölmeden olmak istediğin kişi , yapmak istediklerin , son sözlerin , kendine katmak istediğin erdemlerin … Bir insanda bırakacağın son anı , son söz , son dokunuş belki ya da sadece son bakış ve yanından geçiş.  Çoğu insan  yaşamı kadar gidişinin de görkemli olmasını istiyor fakat bunun için yaşamda nasıl aksiyon aldığın, ne  tepki verdiğin , nasıl düşündüğün önemli.

İstediğimiz kişi , kendimizin en iyi versiyonu olabilmek için belki de kurallar açıktır.

“Neyi  ne kadar  tolere ettiğimiz  insanların bize davranışını belirliyor. “

Yaşarken bunu ne kadar başarabiliyoruz. Bazen her şey  negatif olduğunda , önlenemez acılarla karşılaştığımızda  bunun sorumluluğunu ne kadar alabiliyoruz ? Şikayet etmek , isyan etmek ve pes edip negatiflik girdabında yüzmek mi, bizi bu duruma sokan şeyi yok saymak m  ya da durumu kabullenip evet kötü bir dönem geçiriyorum ama geçecek ve ben bunu en az hasarla atlatmaya çalışacağım mı olmalı mottomuz?

Yeryüzünde ” kişisel gelişin! sadece kendinize odaklanın! “diye bağıran kitapların gerçekten bize kalıcı fayda sağladığını düşünmüyorum . Şahsi fikrimde o kitapların çoğunun büsbütün bir gerçeklikle hayata geçirebilecek şeyler olmaması. Söylesenize babanız ölüyor ve bir kitap aynada kendine bakıp kendini sevdiğini söyle diyor. Aynaya  bakmak isteyen kim? Omg!  Ve ver elini psikolog. Bir kere psikoloğa gittim ve bana bu yoğun acın  6 ay dan uzun sürerse tekrar gelmemi söyledi. İşte aradığım netlik. Dürüstlük. Ve fayda. En azından  evet normal bir şey  yaşıyorum hissi. Zamanın ilaç olma hali. Hal böyleyken  geçmişe dair düşündüğümde de gerçekten insan düşüncesi ve onlarla baş etmeye dair önemli çıkarımlar alıp hayatıma yansıyan bir kitap var. “Ustalık Gerektiren  Kafaya Takmama Sanatı” okuduğum en gerçek ve insanın kötü şeyler yaşamasına naif bir saygıyla yaklaşan bir kitap. Sorumluluk al ,durumu kabullen ama İnan bana hayatta neleri kafaya takacağımıza biraz da biz karar veriyoruz diyor  , ve içlerinden birazda olsun eleme yapmamız gerektiğine vurgu yapıyor. Serpiştirdiği hikayeler hiçte yalnız olmadığımızı gösteriyor.

“ Büyük sorumluluklar büyük güç gerektiriyor “

Çok başarılı kişilerin verdiği kararlar yaptığı seçimler sonucu mutluluk pikini takip ediyoruz.  Esdeyişle ükselişler ve ardından belki de çöküşler. Metallica dan kovulan Dave Mustaine hikayesi gibi …

Gerçek hikayeler ve bilimle yontulan hikayeler de  hayat kadar gerçek. 

Çabalamak , ızdırap, hayır diyebilmek, sorumluluk ,seçimlerimiz ve daha bir çok konu hakkında yazmış Mark Manson.

Genelde kitap okuma eylemini real yollarla sevsemde (kitap kokusu ve dokunma ) bazen de sesli kitap uygulamasını kullanıyorum.

 Zamandan tasarruf edip ve keyifle dinlemeniz için size de öneriyorum. ( Storytel uygulama )

Ve işte ;

Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı

Devamını oku

Köşe Yazıları

HAYAT ERDEMLİ OLMAYI ÖĞRETMEZ BİZE, BİZ SEÇERİZ ERDEMLİ YAŞAMAYI.

Yayınlanma tarihi

-

Erdemli olmalı bir insan ilk önce…

Kim bilir daha kaç kez yenilip yanılıp yığılıvereceğiz olduğumuz yere. Kaç kez daha sevmemek için kendimize söz vereceğiz. Kaç kez daha inanmak isteyeceğiz. Kaç kez daha savrulup kirletilecek bedenlerimiz ruhlarımızdaki kanı temizlemek için kaç zaman bekleyeceğiz. Ardından kanayan yerlerin iyileşmesi için kaç kez kendimizi kendi içimizde infaz edeceğiz.

Ne zaman sevmeyenlere denk gelmekten kurtulacağız. Ne zaman yeter artık diyerek gözlerimize ve kalbimize hayali falçatayla çizikler atacağız. Bir kerede olsa iç sesimizin yanılmasını umut etmekten ne zaman vazgeçeceğiz.

Sevilmedik mi çoğu zaman? Biz az sevemedik dostlarım biz az sevmeyi öğrenemedik. Biz yüreğimizle, ellerimizle, gözlerimizle sevdik her daim hayatlarımıza dâhil ettiklerimizi. Ama sevdik de ne oldu? Ne dostu, ne sevdalısı bilmedi kıymetimizi. Seven insan ezilen insandır hayatta her daim. Seven insan acizdir. Seven insan kördür ilk önce. Öyle kördür ki hemde gerçekleri göremez sevdalı ise …

Şimdi kalkıp biri beni yeniden sevmeye, tekrardan güvenmeye ikna edemez. Duyduklarım, gördüklerim, yaşadıklarım bana fazlasıyla yetti. İnsan zor durumlarında tanıyor insanları… Ah dost dediklerimiz, hele sevdalandıklarımız! Anne olduktan sonra yaşadığımız onca zorluk peki? Kötülük, bencillik sarmış kalpleri. Liğme liğme olmuş güven duyduğumuz tüm duygular ve insanlar.

Erdemli yaşamalı bir insan. Ne olursa olsun vazgeçmemeli erdemlerinden. Onurlu olmalı bir insan onurunu hiçe sayıp adam kullanmaya, hırsızlık yapmaya, kalp kırmaya yeltenmemeli. Adil olmalı bir insan kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başka birine yapmamalı (En önemlisi bu olmalı hatta ).

İnsanların onurlarını zedeleyen insancıklarla dolu her yanımız. Sapıklar, hırsızlar, küfürbazlar, bağımlılar, yalancılar, kötü kalpliler ve nicesi… Onurunuzu hiçe sayan, onu ezmeye çalışan  birisi bırakın adam olmayı, erkek olmayı, kadın olmayı insan olmamıştır en önce.

Peki neden? Neden insanlar bunca kötü? Kompleks? Eğitimsizlik? Hoşgörüsüzlük? Bencillik? Eminim bir çok okur burayı okuyunca derin bir nefes alıp “İşte bu” benimde söylemek istediklerim tam olarak hatta daha fazlası “bu” diyor şu anda.

Kırıldık, ağladık, üzüldük, uykusuz kaldık kendimizi parçaladık, yalnız da kaldık ama gelin görün ki biz gizleyerek yaşamlarımızı nefes almadık hiç.  Kimsenin kalbini bizi kırmadıkça kırmadık. Kimseyi bizi üzmedikçe üzmedik. Kimseyi kullanmadık. Her zaman onurumuz hayatımız oldu bir an olsun erdemlerimizden vazgeçmedik. Acımızı da mutluluğumuzu da dilimizden çok gözlerimiz anlattı. Kimseye bir şeyler söyleme gereği duymadık kimi zaman, kimi zamanda hiç susmadık!

Bırakın özgür kalsın ruhlarınız. Biri size acımıyorsa sizde acımayın. Biri sizi özlemiyorsa sizde özlemeyin. Biri sizi aramıyorsa sizde aramayın. Biri sizi sevmiyorsa sizde sevmeyin. Biri onurunuzu kırıyorsa sizi üzüyorsa o kişiyi affetmeyin. Çünkü sizden değerli , kendinizden değerli kimse yok şu hayatta. Elbette anne olanlar hayır kendimden önce evlatlarım var diyecekler biliyorum. Bende anneyim ama ben iyi olursam , ben mutlu olursam bende çocuğuma iyilik ve mutluluklar katabilirim. Çünkü bir çocuğun gelişimini tamamlama evresinde rol modeli genellikle annelerdir. Bu nedenle siz gülerseniz gülmeyi öğrenirler, siz severseniz sevmeyi öğrenirler, siz onları dinlerseniz onlarda sizi dinlemeyi öğrenirler.

Kendinizi daha çok sevdiğiniz, daha çok güldüğünüz, hava durumunun tadını çıkarttığınız günleriniz olsun.

Yazmak kişileri ve beni ölümsüzleştirir. Kalbimdeki zehri ise akıtmanın en uysal halidir.

Hoşça, dürüstçe, erdemli ve sevgiyle kalın.

Devamını oku

Köşe Yazıları

Sev ve İlgilen benimle

Yayınlanma tarihi

-

Aslında yazdığımız her şeyin altında gizli iki kelime yatıyor…

Sev ve ilgilen benimle

Sadece yazdıklarımız mı dersiniz? Bazen bir dosta sarılırken bile bize sarılmasını istediğimiz için değil midir?

Çok sevdiğimiz insanlar vardır elbette bazen seve seve bitiremeyiz içimizde büyüyen duyguyu. Ancak öyle zamanlar vardır ki sev beni deme şeklimizdir her biri. Sosyal ağ da bir mesajda hatta paylaştığımız fotoğraflarda bile sev beni diyoruz kalpten bilinçaltına iletilen sinyallerde.

Sev beni evren, sev beni arkadaşım, sev beni sevgilim, sev beni annem babam, sev beni kedim köpeğim.

O kadar açız ki toplum olarak sevgilerimizi paylaşmaya göstermeye, almaya vermeye. O kadar korkar olmuşuz ki sevmekten sever gibi olduğumuzda ilk tepki geri adım atmak olmuş. Sevenle sevmeyeni de ayıramamış olmuşuz. Herkes birbirini kullanmak derdine girmiş. Herkes birbirini nasıl kandırırımın ayrıntılarına inmiş ve herkes sevmeyi unutmuş.

Kadınlar çıkar evlilikleri peşinde koşarken gerçekten seven kadınları harcamışlar. Erkekler kırıklıklarıyla başkalarını kırmayı çabalamış. Sevmeyi ve güvenmeyi unutmuşuz.

Güvenmek nedir diye sorsam yabancı bir kelime söylemiş gibi bakışlarla karşılaşıyorum. Tamam, elbette bizi hayal kırıklığına uğratan bizi kıran dolu insan tanıdık tanımasına da bu kadar yabancılık bu kadar korkaklık niye? Acılarda geçer kırgınlıklarda diner yaralar da kapanır… Yeniden sevebilir, yeniden güvenebiliriz.

Bazı insanlar tanıyorum dünyaya kendilerini kapatmışlar, hayatın hiçbir alanından zevk almıyor ve neredeyse nefes bile almadan yaşıyorlar.

Hava kapattığında söyleniriz. Oysa yağmurun başka bir havası başka bir tadı var. Rüzgârı hissedebiliyor olmaya şükretmek gerek. Güneşin sıcaklığıyla ısınmaya lanet okumamak gerek. Yani hepimizin çok sevdiği bir mevsim vardır elbet; fakat her mevsimin sevilecek bir noktası var. Sevmeyi unutmayanlar anlarlar bunu. Onlar hissederler onlar duyarlar rüzgârın ve yağmurun melodisini.

Uzun lafın kısası hayatın hangi noktasına küfür ederken bulursanız bulun kendinizi aslında tek yaptığımız evrene şu mesajı yollarız: “Sev ve ilgilen benimle.” Çünkü hepimiz ilgilenilmek ve sevilmek isteriz.

O yüzden ne yazarsak yazalım, ne söylersek söyleyelim, şarkılara eşlik edelim, maç izlerken strese girelim her yaptığımız eylemin içinde sadece sevgi vardır. Göstermek istemeyiz ya da kaçarız, ama bir filmde, bir gülücükte, minik bir göyaşında bile sev ve ilgilen benimle deriz.

Hayatın her anında ve alanında, sonsuz bilinç ışığında sev ve ilgilen benimle evren!

Devamını oku

Popüler Başlıklar